29 Haziran 2012 Cuma

Dark Shadows


Merakla beklenen Tim  Burton ve Johnny Depp ortaklığının son meyvesi, Dark Shadows...

Hayatında en az bir Tim Burton filmi izlemiş olanlar dahi bilir; filmi izlemeye başladıklarında karşılaşacakları atmosferin nasıl olacağını. Sıradışı karanlık mekanlar, tuhaflık boyutunda birbirinden değişik karakterler, makyaj ve kıyafetlerdeki gotik temalar, masalsı hikaye ve anlatım..

Girdiği tiplemelerde sınır tanımayan Johnny Depp, en son Camelot adlı dizide izlediğim ve bu dizideki oyunculuğuyla kendini aşan  Eva Green, şahsıma göre "dişi Johnny Depp" olarak dillendirdiğim  Helena Bonham Carter, Michelle Pfeiffer ve Jackie Earle Haley gibi güçlü bir kadroya sahip olan Karanlık Gölgeler, bu yaz içerisinde gösterime girmesini merakla beklediğim filmlerin başında geliyordu. Gösterime girince de koştura koştura gittim, ertele ertele ancak bugüne nasip oldu yazma işi.

Barnabas Collins, 1750'lerde ailesinden kalan servetle yaşamını sürdüren soylu bir insan-lord-. Arada bir kırıştırdığı başka zaman ise hiç yüz vermediği hizmetçisi cadı Angelique. Angelique 'in tek istediği Barnabas'a duyduğu derin aşkın karşılığını bulmaktır, lakin bunun gerçekleşmeyeceğini anladığı anda
onu lanetler ve vampire dönüştürür. 200 yıl bir tabut içerisinde hapsolan Barnabas'ın yapılan kazı çalışması sonucu tabuttan kurtulmasıyla hem şimdiki zamana ayak uydurmaya çalışacak hem de Collins hanesi üzerindeki laneti ortadan kaldırmaya çalışacaktır. "Ah aşk, sen nelere kadirsin be!" dedirten sahnelerle bezeli filmde, her oyuncu gerçekten payına düşenin en iyisini yapıyor ve karakterler hakkında öğrenmemiz gereken özellikleri kolaylıkla öğrenebiliyoruz. 

Tim Burton filmlerinde daha önce hiç dikkatimi çekmeyen bir durum oldu bu filmde, Müzik.. Evet, daha önceki filmlerinde de güzel müzikler yok değildi hani ama bu filmde bir başka.. Çalan şarkılar filmin atmosferini, hikayenin anlattığı 70'leri çok iyi bir şekilde yansıtıyor.. Toparlarsak; "harika, olağanüstü" sıfatı koyacak bir film beklentisi içinde olmadan sadece güzel vakit geçirmek için gidilmesi gereken eğlenceli, komik, seyir keyfi olan bir film Dark Shadows...

24 Haziran 2012 Pazar

Canistan


İlk kitabı Aylak Adam'ı okuduktan sonra 'Yusuf Atılgan ' ismi, tüm eserleri okunmalı dediğim yazarlar arasına girmişti. Yazılış sırasını bozup Anayurt Oteli yerine Canistan'dan başladım. "Çok az" yapıtı hayata geçirdiğini kabul eden Yusuf Atılgan'ın, yazarlık serüvenini tamamladığı son romanı Canistan...

Canistan'ın konusundan bahsedecek olursak; bir gece köydeki bir çete Tokuç Ali'nin evini basar. Ali, çetenin başındaki kişinin çocukluk arkadaşı-kardeşi- Selim olduğunu görünce rahatlar. Lakin bu rahatlama onun için hiç de hayırlı olmayacaktır. Kitap, Milli Mücadele yıllarında Manisa'nın çeşitli köylerinde yaşayan Selim'in Ali'den ne istediğini, onunla ne alıp veremediğini, bu yıllarda başından neler geçtiğini anlatıyor. 

Canistan isimi verilmeden önce adının "İşkence" olarak düşünüldüğü roman, "Duruşma", "Yargıç", " Tanık" ve "Sanık"  olmak üzere dört bölüm olarak tasarlanmış. Fakat "Sanık" bölümünü yazamadan yazar hayatını kaybetmiş. Bu yüzden kitapta olaylar bir sona bağlanmıyor gibi düşünebiliyor insan. Aslında bağlanıyor da bir şeyler eksik kalıyor işte. Her bir bölüm başka bir karakterin üzerinden ilerleyip, olaylar çözüldüğü için "Sanık" bölümünde olacaklar kitabı başka bir boyuta taşıyabilirdi, diye düşünüyorum. Bu yüzden biraz eksik olduğunu düşünüyorum.

Yusuf Atılgan, insan psikolojisini sivri bir dille romanlarına aktarabilen bir yazar. Bu yönünü bu romanda çok göstermemiş olsa da akıcı dili ve köy yaşantısını, orada yaşayan insanların hal hareketlerini anlaşılır betimlemeleriyle kendini gösteriyor. Toparlayacak olursak; beni çok tatmin etmemiş ama okumakla pişman etmemiş bir kitaptır Canistan sevgili okur..

16 Haziran 2012 Cumartesi

2 Film 1 Kitap--The Skin I Live In, Yeraltı ve Tatlı Rüyalar

Geri kaldığım dizileri indirip izlemesiydi, şehir değişikliğiydi derken bir de üstüne rahatsızlanınca on koca güne iki film ve bir kitap anca sığdırabildim...Neyse ki seçtiğim bu 2 film 1 kitap beni pişman etmedi.. Üçü de bomba, üçü de bendeniz meczuptan sizlere şiddetle tavsiyedir..

* Varan 1: The Skin I live In- İçinde Yaşadığım Deri
 Senaryo ve yönetmen koltuğundaki isim Pedro Almodovar..

Fransız polisiye yazarı Thierry Jonquet’in “Tarantula” isimli kitabından uyarlanan film, bir estetik cerrahının önce karısının daha sonra kızının intiharı sonucu aşırı sakin kalan ruh halinin aslında hiç de öyle olmadığını filmin sonlarına doğru "hadi canım oradan" dedirterek gösteriyor. Antonio Banderas'ın canlandırdığı estetik cerrah, evinin bodrumunda hazırladığı laboratuvarında özel bir deri yaratmaya başlıyor.. Buraya kadar pek bir sorun yok, bir doktor özel laboratuvarında kendisine özel bir çalışma yapıyor. Fakat bu hazırladığı özel deriyi nerede kullanacağı sorusu akıllara geldikçe, sorunda yavaş yavaş ortaya çıkıyor ve soruya "ah intikam sen nelere kadirsin, insanlara neler yaptırıyorsun" dedirtecek cinsten kapı gibi bir cevap alıyoruz.. Tüm bunların sonucunda, 2 saat boyunca yerinizde rahat oturtmayacak, gerilimini ince ince işleyen leziz bir film sizi ele geçirmiş oluyor.

   Film bu kadar etkileyici ise kitap nasıldır az çok tahmin edebiliyorum. İzlemeden önce okumak isterdim açıkçası.. İmkanınız varsa okuyun sonra izleyin ya da keyfiniz bilir ama izleyein, spoiler vermeden susmalı en iyisi.. Filmi izleyenler buraya bir göz atın derim...

* Varan 2: Yeraltı 
Senaryo ve yönetmen koltuğundaki isim Zeki Demirkubuz..

Nasıl bir film bu...Her bir sahneyi izledikçe sorgulamaya başlıyor, sorguladıkça ve izledikçe rahatsız olmaya başlıyorsunuz.. Muharrem'in psikolojisini, kendisiyle hesaplaşmasını, hissettiği ezikliği bir şekilde siz de hissediyorsunuz, siz de yaşıyorsunuz sanki. Genelleme yapmak yanlış...Çünkü bana bunları hissettiren sana ne hissettirir ya da bir şeyler hissettirir mi bilinmez ey sevgili okur...

Eski arkadaşlarının çıkacakları akşam yemeğine kendini zorla davet ettiren Muharrem'in, arkadaşlarının dengesiz davranışlarına, egolarını tatmin etme çabalarına, birbirlerine söyledikleri gereksiz iltifatlara daha fazla dayanamayacak, bir ya da birkaç yerde patlama-lar- yaşayacaktır.. Peki bu patlamalar nasıl olacak  ve nelere mal olacaktır? Yaşadığı her patlamadan, sonucunda yaşadığın ve hissettiğin her acıdan bir şekilde zevk almaya başlamışsan, her eve girişinde bir mucizenin olmasını isterken gece olduğunda hiçbir değişiklik olmadığı için durumdan memnun olmaya başlamışsan, "nelere mal olacaktır?" sorusunun cevabının artık hiçbir önemi yoktur.

Film, Dostoyevski'nin ”Yeraltından Notlar” adlı kitabından esinlenerek çekilmiş.. Filme kitabı okumadan, merakıma yenik düşüp gittim. Ama kitabını da mutlaka okuyacağım. Çünkü Zeki Demirkubuz bir röportajında kitapla birebir olmadığını, kitabın onda yaratıklarından yola çıkarak senaryoyu yazdığını söylemiş.. Kitaptan esinlenerek çekilen film buysa kitap nasıldır kim bilir...


* Varan 3: Tatlı Rüyalar
Yazar koltuğundaki isim Alper Canıgüz..

Yazarın ilk kitabı olan Tatlı Rüyalar-Psiko absürd,romantik,komedi-  akıcı dili ve bir sonraki cümleyi merak ettirecek cinsten anlatımıyla iki günde bitecek bir kitap. Olayların gidişatı, olmadık yerlerden olmadık karakterlerin çıkması, sayfaları çevirdikçe düğüm haline gelen olaylar ve bu düğümün nasıl çözüleceği merakı, her karakteri yıllardır tanıdığınız biriymiş gibi öğrenmenizi sağlayan betimlemeler vs vs... 

Zekice kurgulanmış bir serüvene dahil olmak isteyenler zaman kaybetmeden okuyun..Yazarın ilk kitabından bu denli keyif aldıysam sırasıyla Oğullar ve Rencide Ruhlar ve Gizli Ajans'ı bir an önce okumak gerek..

Kitabın girişinde bulunan gülümseten o yazı;
 "Zeki Müren'in Zeki Müren rolünde olduğu filmlerde canlandırdığı karakterlerin gerçek Zeki Müren'le ilgisi ne kadarsa, bu kitapta sözü edilen kişi ve olayların gerçekle ilgisi o kadardır".

10 Haziran 2012 Pazar

Bir fırtına tuttu bizi...


14.bölümüyle çıtasını bir hayli yükseltmiş olan (bkz:sayfa148,1480) Suskunlar ve dizinin şahsi fikrime göre en baba karakteri olan İbo'nun sesinden Bir Fırtına Tuttu Bizi.. Bu dizinin yeri çok ayrı, çok farklı...Bu dizi her yönüyle(çekim,senaryo,oyuncular..) çok iyi.. İlk önce dinleyin sonra da daha fazla vakit kaybetmeden izleyin...

7 Haziran 2012 Perşembe

Erken Kaybedenler


8 farklı hikaye...Hepsi birbirinden farklı, hepsi birbirinden etkileyici 8 farklı hayat...

Behzat Ç. dizisiyle tanınan Emrah Serbes'in ilk öykü kitabı olan Erken Kaybedenler, erkek karakterler üzerinden anlatılan içten bir kitap. Kitaba hakim olan dil ve üslup sayfaların sürekli çevrilmesine sebep olurken, anlatılan hikayelerin içtenliği ve hissettirdiği duygular biraz evvel çevrilen sayfaların günün birinde -çok geçmeden- tekrar okunacağının sinyalini veriyor.. 

Kitaptaki her hikaye, yaşları 8 ile 17 arasında değişen erkeklerin hayatlarındaki belli bir zamanı anlatıyor. Bahsettiğim bu belli bir zamanı kimisi anneannesiyle banka kuyruğunu beklerken kimisi de babasının isteği üzerine bir omuzunda tüp,diğer omuzunda damacana su taşıyarak geçiriyor. Ama işler öyle kuyruk beklemek ya da su taşımak kadar kolay olmuyor.. Kitabı okudukça bu karakterlerin iç dünyalarına giriyor, girdikçe o kuyruk beklemenin ne kadar önemli olduğunu, omuzda taşınan o suyun yükünün damacanın kendi ağırlığından daha ağır olduğunu ya da yanmayan bir lambanın içinizde yarattığı boşluğu anlayabiliyorsunuz.. Bu iki örnek sadece iki hikayeden alıntı, diğer altı hikayede daha neler var varın gerisini siz düşünün...

Yaş,cinsiyet ayırt etmeyen "hayat" gene oynamış oyunlarını,açmış yaralarını lakin bu yaralara rağmen ayakta durmaya, hayatlarına tutunmaya çalışmış bu küçük erkeklerin hikayesi Erken Kaybedenler... Belirtmeden geçmeyelim; evet kaybetmişler ama ayaktalar dedik.. Emrah Serbes, karakterlerin olaylara karşı dik duruşlarını ve çevresinde olan biten gelişmeleri öyle güzel betimliyor ki zaman zaman yüzünüze tebessüm hatta kocaman bir gülümseme yerleşiveriyor...

Elinize alıp okumaya başladığınız andan itibaren bir daha bırakmak istemeyeceğiniz hem güldüren hem de düşündüren-düşündürmesi gereken- leziz bir kitap.. Okuyun,okutturun..

"...vasıfsız keder..."

3 Haziran 2012 Pazar

Uzun Hikaye

Adı ve anlattıığı geniş zaman dilimiyle uzun, sayfa sayısıyla ise bir o kadar kısa olan Uzun Hikaye, Mustafa Kutlu'nun tür olarak yazdığı ilk uzun hikaye. Kitabı okumaya başladığınız andan itibaren yazar ,sizleri hiç sıkılmayacağınız, aksine keyifle devam edeceğiniz, son durağa geldiğinizde ise "Hayır..İnmek istemiyorum, devam edelim.." diyeceğiniz bir yol hikayesine çağırıyor...

Uzun hikaye, genel olarak bakıldığında bir baba ile oğlun düzene oturtamadıkları hayatlarında her ne olursa olsun çabalamaktan ve umut etmekten vazgeçmemelerini anlatmakta...Fakat tüm kitap bu baba ile oğul arasında geçmiyor.. Bir olay içerisinde geçen bir isimle beraber bambaşka hikayelere,bambaşka serüvenlere yol alıyorsunuz. Kitabın yazıldığı üslubun yalın,akıcı ve samimi oluşu sebebiyle bu bambaşka hikayelere alınan yoldan rahatsız olmak yerine zevk alıyorsunuz.. 

Kitabın aynı isimle beyazperdeye aktarılan uyarlaması 19 Ekim tarihinde başrollerini Kenan İmirzalıoğlu,Tuğçe Kazaz,Ushan Çakır gibi oyuncularla sinemaseverlerle buluşacak. Film kendi başına nasıl olur bilinmez; kitap uyarlamalarının çoğu kitabı okurken verdiği etkiyi yansıtamıyor. Bu yüzden gösterime girmeden önce ben derim ki okuyun... İçinizi ısıtacak bu hikayeden mahrum kalmayın..

1 Haziran 2012 Cuma

The Avengers

Kitaplarda fantastik dünyaya dalmayı, okudukça o dünya içerisinde kaybolmayı hep sevmişimdir. Hele ki bu maceralar konuşma baloncuklarıyla ilerlesin off, bayılırım..Elime her çizgi roman alışımda tuhaf bir heyecan yaşarım..İçerisinde ne tür maceralar olduğunu bilmemenin verdiği garip heyecanın yanı sıra saman kağıdı üzerine çizilen onca  resim beni acayip heyecanlandırır. Öyle cilt cilt çizgi romanım,koleksiyonum var anlaşılmasın sadece kendi çapında bir hayranlık bendeki.. Yalnız elime eski bir sayı geçtiyse,ne yapar eder alır,aldırırım orası ayrı..Allah'tan bulunduğum şehirde çizgi roman satan dükkan yok!

Çizgi roman deyince akla gelen ilk şirket Marvel Comics'tir... Bilindik kahramanlarını sıralayacak olursak; Spiderman(Örümcek Adam), Fantastic Four(Fantastik Dörtlü), Hulk (Yeşil Dev), Thor (Şimşek Tanrısı), Daredevil, X-men,Captain America...1963 yılında Avengers #1 adlı çizgi roman ile popüler süper kahramanları bir araya getiren Marvel Comics'in yaratıcısı Stan Lee ve Jack Kirby rakip çizgi roman firmalarına karşı büyük bir atağa geçmiş oldu. Çünkü Avengers #1 çizgi roman dünyasının en çok okunan ve merak edilen süper kahraman topluluğu oldu...Başka süper kahraman topluluğu olan Fantastik Dörtlü ve X-Men romanlarından farklı olan Avengers'teki kahramanların ayrı birer çizgi romanlarının daha olmasıydı. Yani bir kahraman hakkında bilgisi olmayan Avengers'ı okumakta zorlanabilirdi..İzlerken de aynı şekilde..

The Avengers'in beyazperdeye aktarıldığını duyduğum zaman "oley" dediğimi çok net hatırlıyorum. O yüzdendir ki sinemaya sadece dublajlı kopyası geldiği halde paşa paşa izlemeye gittim. Çünkü bu filmi sinemada izlemesem pişman olurdum...Dediğimiz gibi süper kahraman filmi...Bir adet kötü, birden fazla da iyi adamdan oluşan süper kahramanlar topluluğu.. Kötü çoğu kahraman filmlerinde olduğu gibi Dünya'ya hakim olmak ister, diğerleri de olmaması için onunla savaşır..

Gelelim süper kahramanlarımıza.. İlk çıkan Avengers #1'de Loki'yle savaşan kahramanlarımız; Hulk, Thor, Iron Man, Ant-Man ve Wasp idi. Filmde ise; Hulk, Iron Man, Thor, Captain America, Hawkeye ve Black Widow( nam-ı değer Kara Dul). Açalım..

*Hulk; Daha önce Bruce Banner'a hayat veren Eric Bana ve Edward Norton'dan sonra Mark Ruffalo'nun ismi beni hayli şaşırtmıştı..Çünkü üç isme bakıp,bu zamana kadar çektikleri filmlere bakınca Ruffalo biraz sönük kalıyordu. Ama şaşırmamın yersiz olduğunu izledikçe daha iyi anladım, o da diğer ikisi gibi rolün üstesinden gelmişti..Bruce, "Hulk" ve "The Incredible Hulk" filmlerinde gördüğümüzden biraz daha bilgili ve sakin. Ee o kadar olacak tabii sakin kalmak için adam neler çekti onca yıl.. Sonuç olarak Mark Ruffalo rolün hakkını vererek,güzel ve eğlenceli Yeşil Dev sahneleri sunuyor bizlere..

*Iron Man; Tony Stark... Filme gidiş sebebimin büyük bir kısmı...Robert Downey Jr.'ı seviyor,beğenerek izliyoruz orası ayrı...Ama Tony Stark apayrı.. "Önceki iki Iron Man filminde de rol alan Jr." bu filmde de rol alarak bizleri sevindiriyor. Jr.'dan başka kim kalkabilir bu rolün altından bilmiyorum,ondan başkası olsa bu kadar sevilir miydi zannetmiyorum. Tony, filmde diğer kahramanlardan bir kaç adım daha önde.. Önde olacak tabii, para,karizma,eğlence her şey onda mübarek.. Bu filmde daha bir dillenmiş, daha kıvrak cevaplar vermeye başlamış.. Verdiği her zeki cevapla film boyunca sizin gülümsemenizi sağlıyor...

*Thor; Onun hakkında konuşmaya gerek var mı bilemedim. Adam Tanrı en nihayetinde...Chris Hemsworth ile tanışmamız geç oldu lakin bundan sonra bolca izleme şansını elde edeceğimizi düşündüğüm bir oyuncu.. Tip ve oyunculuk yerinde olunca Hollywood'da sırtı yere gelmez..

*Captain America; Buz yığının içerisinden yıllar sonra kurtarılan Steve Rogers, kız arkadaşının yokluğu ve aradan geçen yılların verdiği bunalım yüzünden kabuğuna çekilmiştir. Ama ülke kurtarılması gerekiyorsa "görev beklemez" bilinciyle Steve tüm dertlerini unutur ve yeniden Kaptan Amerika oluverir..Ne olduysa bu "bilinç" aşkından oldu ya..Hikayesinin anlatıldığı kendi filmi "Captain America: The First Avenger" eh denilecek cinstendi. Bu filmde de diğer kahramanlara nazaran daha bir geride kalıyor. Kalarak da iyi ediyor..

*Hawkeye ve Black Widow; Herhangi bir süper güce sahip olmayan,aldıkları eğitim sayesinde biri usta bir dövüşçü diğeri ise profesyonel okçu olan iki yakın arkadaş. Hawkeye çizgi romanlarında Iron Man'e özenerek gösterişli kostümlerle gezinmeye başlar. Bunu filme aktarmak istememişler, iyi de olmuş. Jeremy Renner'ı kostümlü görmek ne kadar iyi olabilirdi ki..Black Widow karakterini canlandıran Scarlett Johansson aynı rolle daha önce Iron Man 2 filminde de yer almıştı. Bu filmde biraz daha ön plana çıkıyor; ve daha fazla dövüş sahnesinde ve yakın plan yüz çekimiyle kendisini izleme şansı elde ediyoruz.. 

*Loki; Geldik filmin kötü adamına.. Thor'un üvey kardeşi-kötülük tanrısı- Loki... "Thor" filminde kendisiyle tanıştığımız,abisini çekemeyen kıskanç bir tanrı..Şekil değiştirme özelliğine sahip Loki'yi canlandıran Tom Hiddleston'un oyunculuğunu beğeniyorum..Kötü bir karakteri canlandırmanın üstesinden gelebiliyor..Daha çok izlemek dileğiyle..

Başta söylediğim gibi Avengers grubundaki kahramanların geçmişini bilmeden okumak veya izlemek sorun yaratabilirdi. Fakat The Avengers'da böyle bir durum söz konusu değil. Hikayenin senaryo haline dönüşmesi çok başarılı olmuş. Yani eğer ki hiçbir kahramanlarla ile ilgili hiçbir bilginiz yoksa bile filmden kopmanız mümkün değil. Yönetmen koltuğundaki isim Joss Whedon, Buffy: The Vampire Slayer ve Angel gibi zamanının en çok izlenilen uzun soluklu dizilerinin yaratıcısı..Dizilerden sonra ilk film çalışması Serenity(güzel filmdir,bu türü sevenlere tavsiyedir.) ile film dünyasına başarılı bir adım atmış, The Avengers ile bu yolu geç de olsa taçlandırmıştır.. Sonuç; kafanızı acayip dağıtan fantastik bir maceranın yanında eğlenceli diyalogların da bulunduğu 143 dakikalık güzel bir film sizleri bekliyor..

Not; Giriş jeneriğinde kocaman kırmızı "Marvel" etiketi gördüğünüz çoğu filmde yazar Stan Lee'yi bir karede mutlaka göreceksiniz..Bu bilgiyi öğrendikten sonra izlediğim her çizgi roman uyarlaması filmde Lee'yi olur olmaz yerlerde görmeye başladım..Buraya bakarak ne dediğimi anlayabilirsiniz..

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Hediyemi seviyorum...

Bir şarkı...Sadece müzik...Neler anlatabilir ya da hissettirebilir ki?
Eğer ki şarkı; iz bırakan bir şarkıysa ister sözlü ister sözsüz sadece müzikten ibaret olsun, sizi şarkıyı ilk dinlediğiniz zamana götüren bir yolculuğa çıkartır... Şarkı bitip, yolculuğun sonuna geldiğinizde hissedeceğiniz sevinç,üzüntü,heyecan ne olacaksa artık o duygu karmaşası, şarkının size verdiği ve "yolculuk için firmamızı tercih ettiniz, teşekkür ederiz.." dercesine dalga geçtiği bir hediyedir...

17 Mayıs 2012 Perşembe

Historias que so existem quando lembradas

Hatırlanınca Var Olan Hikayeler, İstanbul Film Festivali'nde "Genç Ustalar" teması altında izlediğim ikinci film..Aynı tema içerisinde izlediğim ilk film olan Portret v Sumer Kakh'ın üzerimde yaratmış olduğu etki sonrasında bu filme girerken pek bir ümidim yoktu; ki  filmin ilk 10 dakikası aynı karelerin başa dönmesinden ibaret olunca ümitsiz olmakla doğru karar verdiğimi anladım...Lakin filmi izlemeye başladıkça korkumun yerini bir rahatlama aldı ve bunun sonucunda dik oturduğum koltuğuma iyice yayılarak filmin tadını çıkarmaya başladım..

Brezilya-Arjantin-Fransa ortak yapımı olan film, kabaca söyleyecek olursak Brezilya'nın ücra bir köyünde yaşayan bir grup yaşlı insanın yaşamlarından bir kesit anlatıyor..Bu grup sabahın kör vaktinde kalkıp günlük işlerini hallettikten sonra öğle vakti toplanıp beraber yemeklerini yer, kiliseye çıkıp dualarını edip,evlerine dönerler..Maddalena, uzun zaman önce eşini kaybetmiş fakat onun yokluğuna alışamamış olan, her gün mezarına giderek,her gece ona mektup yazarak gününü bitirmeye çalışan tatlı,bilmiş,sivri dilli bir teyze..Maddalena bir gün evine dönerken karşısında her gün konuştuğu insanlardan farklı bir yüz görünce şaşırır..Şaşırır çünkü ne köyde onun tanımadığı biri vardır ne de bulunduğu köy öyle yol üzerinde herkesin uğrayabileceği yerdir. Yaşlılar,Rita adlı genç fotoğrafçının köye gelmesiyle değişen tek düze hayatlarına alışmaya çalışırken yaşamlarının geçmişini,şu anının ve geleceğini sorgulamaya başlarlar..Kendini hiçbir yere ait hissetmeyen Rita ise bu köyde hayatının yönünü yani kendini bulmaya çalışır..Zaman geçtikçe yaşlılar ile genç kız arasındaki ilişki sağlamlaşacak ve her iki taraf da canlarının daha fazla yanmaması için sarıldıkları kabukları yavaş yavaş sökeceklerdir...
her yaşlıyı sevmem ama seni sevdim Maddalena...
Çekimlerinin çok sakin,diyalogların anlamlı ve yerinde,oyunculukların ise tam tadında olduğu Hatırlanınca var olan hikayeler yürek ısıtan,izlediğine pişman etmeyen,keyifli bir 88 dakika sunan bir film...

İyi..

10 Mayıs 2012 Perşembe

Monsieur Lazhar

     Bu sene Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar adayı olan 2011 Kanada yapımı Canım Öğretmenim, her ne kadar Oscar heykelciğini bir başka güzel film olan A Separation'a kaptırmış olsa da birçok festivalden ve ödül töreninden hakettiği ödülleri toplamıştır. 
      Montreal'deki bir ilkokulda görevli bir öğretmenin sınıftaki intiharı sonucu okul idaresi hem okulun öğretmen eksikliğini gidermek hem de öğrencilerin yaşamış olduğu trajediyi bir an önce sonlandırmak için yeni bir öğretmen arayışına girer.Elinde gazete ilanıyla gelen Cezayir asıllı Bachir Lazhar bu arayışı sonlandıracak yedek öğretmendir. Geçmişini fazla sorgulamadan,"19 yıllık öğretmenlik deneyimim var." cümlesiyle yetinerek öğrencilerini yıl ortasında öğretmensiz bırakmak istemeyen okul müdürü, Lazhar'ı işe alır.Görevine büyük bir şevkle başlayan Lazhar geldiği bölgeden farklı olan eğitim sistemine,öğrenci profiline,öğrencilerin ırkçı ve kendini beğenmiş aileleriyle baş etmeye çalışırken öğrencilerde Lazhar'ın ders anlatışına ve onun iletişim şekline alışmaya çalışmaktadırlar. Zaman ilerledikçe hem Lazhar hem de öğrenciler arasında yaşanan anlaşmazlıklar yerini birbirlerini anlamaya,aralarındaki sorunları çözmeye bırakmıştır. Tüm bu gelişen olaylar Lazhar'ın kendi hayatında yaşadığı acıları,üzüntüleri sorgulamasına sebep olur. Öğrencilerine vermeye çalıştığı destek onun, hayatındaki büyük trajedinin kendisinde yarattığı izlerin farkına varmasını sağlar...
     Senarist ve yönetmen koltuğundaki Philippe Falardeau Canım Öğretmenim filminde, eğitim sisteminin bölgelere göre değişen hallerinden ergenlik çağına girmek üzere olan öğrencilerinin yaşadığı ruhsal dalgalanmaya, ön yargılı insanların yaklaşımından göçmen sorununa kadar birçok hassas konuyu etkileyici bir senaryo ve gerçekten çok iyi oyunculuklarla bizlere sunuyor ve insanın içini ısıtan güzel bir film ortaya çıkarıyor..
    Öğretmenlik mesleği hakkında öyle çok şey yazmak isterim ki..Özellikle de ülkemizdeki anlayış konusunda...Öğrenci-öğretmen-veli kavramlarının artık bambaşka boyutlara ulaştığına bizzat tanık oluyorum..Siz de okuyorsunuzdur her gün çıkan tür tür haberleri..Devir çok değişti sevgili okur..Her an ölmek,öldürülmek mümkün..Neyse bunlarla film postunu başka bir posta dönüştürmeyelim.. Belki yazarım başka vakit..

6 Mayıs 2012 Pazar

Csak a Szel

Festivalde Tutsak filminin gösterim saatini beklerken kopyasında çıkan bir sorun sebebiyle izlediğim Sadece Rüzgar, Macaristan'da meydana gelmiş gerçek olaylardan esinlenerek ele alınmış. Macar köyünde yaşayan Roman aileleri her gün başka bir cinayete kurban gitmektedir. Çevrede gerçekleşen 5.cinayet sonrası Mari ve ailesi artık bu korkularıyla başa çıkmakta zorlanmaktadır. Mari-evin annesi- günde iki ayr işe giderek para biriktirmeye çalışıp bir an önce o bölgeden ayrılmak isterken, Rio-evin küçüğü- o bölgeden ayrılamayacakları gerçeğini kabul etmiş, bu yüzden de ailesi için bir sığınak oluşturma çabasındadır..

Mari'nin ailesinin bir gün içeresinde yaşadıklarını anlatan film, oyuncuların doğallığını, yaşadıkları bölgenin zorluklarını iyi bir şekilde sunmuş... 87 dakika boyunca o bölgedeki insanların ruh halini,korkularını yansıtan,"aman aman" vaadetmeyen belgesel niteliği taşımayan bir film olmuş..

Buradan film çıkışı "bu ne ya iki çingenenin yaşam zorluğu diye bunu mu izledik..Bu mu zorluk?" diyen şahsiyet...Sana içimden neler söyledim ama buradan da dile getirmeli... "O insanların yaşadığı zorluğun 2 katını biran önce yaşaman dileğiyle..."

28 Nisan 2012 Cumartesi

L

Festivalde izlediğim bir diğer kötü film olan L,günümüzün en iyi on Yunanlı yönetmeninden biri olarak görülen Babis Makridis’in ilk uzun metrajlı filmiymiş...


40 yaşında olduğunu bir diyalog içerisinde öğrendiğimiz adam arabasında yaşamını sürdürüyor. Sabah kalktığında ilk işi bir arı çiftliğine gidip çevrenin en iyi balı olduğunu söyleyen birinden bal alıp,kafayı balla-çevrenin en iyi balıyla- bozmuş patronuna götürmek. Daha sonra periyodik olarak bir gün arkadaşını yoldan alıp diğer gün de bir parkta eşi ve çocuklarıyla buluşup arabanın içerisinde hasret gideriyor..Gününün tamamı bu şekilde aşırı yoğun bir tempoyla geçiyor..Gece olduğunda ayakkabılarını arabasının dışına çıkarıp şoför koltuğunu geriye bile yaslamadan uykuya dalıyor...Patronu ondan daha hızlı bir şoför bulunca onu işten kovuyor..Bunun yüzünden girdiği bunalımdan sonra bir gün motosiklete geçmek zorunda kalıyor..Zorunda kalıyor dedik;bir grup motosikletçi zorla arabasından çıkarıp,arabasını paramparça edip yerleştiriyorlar...Birkaç gün motosikletle hayatını devam ettiriyor..Ama motosikletle olan hayatı arabadaki gibi kolay olmuyor tabii ki...Onu da bırakıyor..Film sonunda da kendini bir gemi içerisinde buluyor...


Filmin ne anlatmak istediğini,nasıl bir felsefe yaptığını, senaristin ve yönetmenin seyircide nasıl bir etki uyandırmak istediğini anlayamadığım bir film...Yukarıda yazdıklarımın bir anlama girmemesi,neden bahsettiğimi anlamamanız inanın ki benden kaynaklı değil..Buradan sesleniyorum..Bu filmi izleyen biri denk gelirse buralara bana bu filmden anlamam gereken neydi,ne anlatıyordu bana söylesin...
Kısa bir post çıkarmaya çalışmadım ama bu filme denilecek başka bişey gelmiyor..Geliyor da blogu kirletmemem yönünde önemli bir tavsiye aldım. Ona uymalıyım...


Berbat,anlamsız,saçmalık..

22 Nisan 2012 Pazar

Portret v Sumer Kakh

2011 Rusya yapımı Alacakaranlığın Portresi seyirciye göstermek istediği ve keşfettirmeye çalıştığı duygu her neyse onu gerek çekimleriyle gerek oyunculuklarıyla yansıtamayan vasat bir film..
-DİKKAT:Tüm filmi anlatacağım-
Film başladı...
Marina görüntüde güzel bir işi,evi,kocası olan zengin bir hatun. Yediği önünde yemediği arkasında...Kocasını onun iş arkadaşıyla çok rahat bir şekilde aldatıyor. Yalnız kadın ondan da mutlu değil. Tatmin olamıyor kadın. Buluştukları evi beğenmiyor,adamın hareketlerini beğenmiyor. Gene bir buluşma sonrası taksi bulamadığı için yayan yoluna devam ederken aksilikler zinciri Sevgili Marina'yı buluyor. İlk önce topuğu kırılıyor. Bunu nasıl büyük bir sorun haline getiriyor sormayın. Tek bir ayakkabının topuğu kadını hayattan soğutuyor resmen. Girdiği şekiller görülmeye değ(mez)er.. Gündüz vakti topuğu kırılan Marina'nın bir arpa boyu yol alması geceyi bulur. Üstüne çantası çalınır,yardım istediği restorandakiler tuhaf davranır falan falan...Gece karanlığında güzel giyinimli bayanın dikkatini üç polis arkadaş çeker. Ee tabii polislerimizin kişiliklerini film başında öğrendik zaten. Kendileri yalnız bir bayan görmeye dursunlar hemen hallediyorlar işlerini..Marina içinde aynı şey geçerli..Ama gelin görün ki bu zamana kadar polisler kimsenin başını örtmeden işlerini hallediyorken Marina'nın başı örtülüyor,polisler kadının suratını "Gece Karanlığında" görmüyorlar..Hiç..Bu talihsiz olay sonunda ablamız yıkılmaz..O güçlü bir kadındır çünkü..Kocasına bile belli etmez..Ama Marina'nın içini değiştirir bu olay..Hayata farklı bakmasını sağlar..Alın size "Alacakaranlık" diyor senarist burada. Yardım istediği restorana abone olur,inadına hergün o restorana gitmeye başlar..Gittiği bir gün bir de ne görsün..Tecavüze uğradığı polisler karşısında.. Polislerden biri ayyaş kafayla çıkıyor dışarı,Marina alıyor onu takibe elinde bir şarap şişesi öldürecek polisi..Takip ediyor..Ayrıca belirtelim;Ruslarda şöyle bir adet var. Yoldan geçen istediğiniz arabayı durdurup- "taksi" olmasına gerek yok-,"paranı vereceğim şuraya götür" diyorsunuz götürüyor. Arabalara bir el etmeniz yeter direk duruyorlar. Devam edelim; takip adamın evinin asansörüne kadar devam ediyor. Marina elindeki şişeyi kırıp giriyor asansöre bekliyoruz ki kesecek boynunu..Beklenen tabii ki olmuyor. Marina elindeki şişeyi bırakıp polisin pantolon kemerini sökmeye başlıyor. Asansör geceleri rutin bir hale bağlanıyor. Kadın sevgilisinin bulduğu evlere pis diye laf söylerken bu evin halinin bok götürmesi onun için hiçbir sorun olmuyor ve eve girdiği gibi bir daha çıkmak bilmiyor. Adam kovuyor geri dönüyor..Seks sırasında sürekli "seni seviyorum" diyor kadın dövüyor erkek..Marina aşık oluyor tecavüzcüsüne.. Kalburüstü hayatını, bu zamana kadar bütünleştiği tüm değerleri bırakıyor..Sonra kocasına dönmek zorunda olan Marina hava alanına bırakılıyor. Polis gitmiyor kadını izliyor. Karısını almaya gelen kocasına gözükmüyor Marina ve yollara düşüyor arkasında polis..
Film bitti...

Anlamsız,hiçbir şey anlatmayan,"bakın biz de film çekiyoruz" demek için çekilmiş üstüne bir de ödüller almış film..İzlemeyin..

Kötü

20 Nisan 2012 Cuma

Polisse


 Polisse, ilk dakikalarda diyalogların ve çekimlerin hızı sebebiyle "Hadi bakalım..Nasıl bir filme geldim?" dedirten ama sonra  filmin şok edici sonu gelene kadar zamanın nasıl geçtiğini anlayamadığım hızda sürükleyici bir film.. Film başladıktan 10 dakika sonra ya çekimler yavaşladı ya da ben kendimi filme kaptırdım orası bilinmez..(Bilinir aslında çünkü filmin temposunda son sahneye kadar hiçbir eksilme olmuyor.) Şu var ki 127 dakika boyunca hiç sıkılmadım(belli yerler hariç)Festivaldeki diğer  filmlerde en az iki kere saate baktığımı düşünürsek bu bayağı iyi bir sonuç...

Polis,Paris Çocuk Koruma Birimi'nde çalışan bir grup polisin hem şehirdeki çocuklara karşı gerçekleşen her türlü durumla( pedofili, taciz, zorla alıkoyma, küçük yaşta evlendirme, sokakta kalma vb.) mücadelelerini hem de kendi özel hayatlarındaki dertleriyle boğuşmalarını içten diyaloglarla, çok tadında esprilerle ve aksiyonla bizlere sunuyor..Filmin yönetmen ve senaryo koltuğundaki isim Maiween. Kendisi tabii ki filmde de var. Gönül çok istedi olmasın ama her kareden çıktı maalesef..Valla ne yalan söyleyeyim kadın bana hayli itici geldi..Seksi,güzel bulanlar elbette vardır-görüşlerine saygım sonsuz- ama koca ağzını sinema perdesinde sürekli görmek hiç hoş değildi...Maiween'in canlandırdığı karakter eski sevgili torpiliyle Koruma Birimi'yle operasyonlara katılıp fotoğraf çekmeye başlıyor.. Tabii ki gerisi geliyor ve birimde ön planda olan elemanla yakınlaşıyorlar..Filmdeki tek sıkıcı kısım bu yakınlaşmaların gösterildiği yerler..

2011 Cannes Jüri Ödüllü film, insanlığın çirkin gerçeği baba,amca,dede fark etmeden uygulanan çocuk tacizini tüm gerçekliğiyle vurucu bir şekilde ele alıyor...Diyaloglar,espriler,oyunculuklar ve çok fazla olmasa da olduğu kadar filmde geçen müzikler iyiydi..Polis yerinde dram,aksiyon ve mizah içeren herkesin izlemesi gerektiğini düşündüğüm bir film olmuş..

Çok iyi...

15 Nisan 2012 Pazar

Göz

 Defterimi her açtığımda iki dakika deliksiz baktığım ve ne anlatmaya çalıştığını bilemediğim tek bir göz...  Bana bişeyler anlatmaya çalıştığı belli ama ne? Ona her baktığımda farklı anlamlar,farklı yüzler beliriyor kafamda. Yoksa size öyle bakmıyor mu? Bilmiyorum belki de ben abartıyorum.. Evet, kesin abartıyorum.. Niye mi? Çünkü ona bakarken benim aklıma çizilirken yaşananlar, sarf edilen sözler geliyor. Bakan tek bir gözün aslında neler söylemeye çalıştığını -bağırdığını- sadece benim bilmem gerek sevgili okur senin değil..

10 Nisan 2012 Salı

Hani Biz...

Şarkıyı dinlenebilir hale getiren nedir? Ön plana çıkması gereken unsur nedir? Müzik mi yoksa sözler mi?  İkisi de önemlidir... Bir şarkıda beni kalbimden vuran ilk sözler olur her zaman( sözsüz müzik sevmiyorum mu elbette seviyorum..). Bendeniz bazı şarkılarda sözleri sevmişsem müziğe odaklanamıyor hale geliyorum. Aynı şarkıyı başa alıp alıp dururken kulağıma alışmış müzik yerini sadece sözlere bırakıyor. Günümüzde sevgilimizi kolumuza takıp bebekte üç beş tur atıp,olmadı bir de sinema yapıyorken, sözleriyle her şeyi anlatabilen,içimize işleyen şarkıları cımbız ile çeker hale gelmiş iken müziği şahsen pek önemseyemiyorum.

Arabesk-oryantal-rock müziğin ne olduğu evet belli olmamış, Manga ve Yıldız Tilbe evet ne alaka olmuş, aradaki "bağırış" bölümü evet uzun olmuş. Gel gelelim; müzik kulak tırmalamamış, sesler çok yakışmış...Üstüne sözler öyle gerçekmiş ki... Kurcalamaya hiç mi hiç gerek kalmamış be sevgili okur...



İstersen ağla istersen bağır

Döndürebilsek bile zamanı geriye

Aşk bitmiş be aşk pas tutmuş hazlar

Yarınsız dünlerle nereye kadar

2 Nisan 2012 Pazartesi

Aylak Adam


"Kinyas ve Kayra"yı  okurken bu kitap bitince okuyacaklarımın sırası belli-tüm Hakan Günday kitapları-derken, o beyinden çıkan yazıları bir çırpıda bitirmemeye,sindire sindire devam etmeye karar verdim. Bu kararın ardından elime geçen ilk kitap Aylak Adam oldu.

Aylak Adam,Yusuf Atılgan'ın 1939 yılında basılan ilk kitabı.Bu zamana kadar 26 kez baskıya girmiş olan kitap, "doğru"yu arama çabası,yalnızlık,çevreden kendini soyutlama olgularını çok gerçekçi tespitlerle aktarmayı başarırken, yazılışında kullanılan dilin akıcılığı ve detaylı betimlemeler okuru kendi dünyasına rahatlıkla çekebiliyor.

Kitap, ne işle meşgul olduğu sorulduğunda  "Aylağım ben.." cevabını veren,herkese ve her şeye karşı, hiçbir şey beğenmeyen,hiçbir şeye tutunamayan adam C.'nin kendini uğruna adayabileceği doğru kadını bulma uğraşını anlatıyor. Bu uğraşı mevsimlere bölerek anlatan Yusuf Atılgan'nın insanlar ve hayat ile ilgili tespitleri altları kalın çizgilerle çizilecek cinsten. C.'nin iç sesi her konuştuğunda "Evet,evet gerçekten de öyle..",       " Ben de içimden aynılarını geçiriyorum.." dedirttiriyor..Yapılan sosyolojik tespitler o kadar yerinde..Bu tespitlerin nicelerini ve en iyilerini Kürk Mantolu Madonna'da okumak mümkün. Zaten Sabahattin Ali ve Yusuf Atılgan modern Türk edebiyatında psikolojik yabancılaşma ve yalnızlık konularını başarıyla işleyen önde gelen ustalardan..

Kendisi başka birçok kitapla bir tutulmuş ve bir kısım tarafından hiç beğenilmemiş olan Aylak Adam gayet yerinde tespitleriyle tatmin edici,etkiliyici bir kitap..Kolaylıkla okunabilen dili ve sayfa sayısının az olması sebebiyle iki günde bitiyor. Çoğu yorumda gördüğüm Kürk Mantolu Madonna'nın Aylak Adam'dan sonra okunması yönünde..Lakin ben sizlere tam tersini yapmanızı hatta araya başka temalı bir kitap sıkıştırmanızı tavsiye edeceğim..Eğer ki art arda istenilen sırayla okunursa, iki kitap arasında kıyaslanmaya gidilecek ve kitapların eksikleri bulunmaya çalışılırken tüm güzellikleri arada kaynayacak..Sabahattin Ali'nin yazdıklarının yanında bu kitabın hissettirdikleri biraz eksik ki ikisinde de işlenen öykü ve karakterlerin yapıları çok farklı...O yüzden Kürk Mantolu Madonna'yı okumayan varsa listenin ilk sırasına bu kitabı alın derim..

28 Mart 2012 Çarşamba

Intouchables

     Yamaç paraşütü yaparken geçirdiği kaza sonucu felç kalan zengin Philippe ile her gülüşünde etrafa ışık saçan fakir Driss'in yollarının kesişmesiyle başlayan, gerçek bir hikayeye dayanan Intouchables, size keyifle geçirebileceğiniz 112 dakika sunuyor..
      Münevver insan Philippe ile doğduğu andan itibaren çilesi bitmemiş ama umudunu kaybetmemiş Driss'in hiçbir ortak noktaları olmamasına rağmen kurdukları ilişki,siyah ve beyaz,zengin ve fakir,gecekondu ve malikane gibi zıtlıkların uyumunun gayet tatmin edici bir senaryo haline getirilmesi,filmi izlenmeye değer kılan unsurlardan biri...Diğeri ise; François Cluzet ve Omar Sy ikilisi..İkilinin  oyunculukları ve aralarında yakalamış oldukları uyum çok başarılı... Hemen belirtmeliyim ki;Omar Sy'ın oyunculuğundaki rahatlığı,içten davranışları (rol yapmıyor gibiydi..) ve her güldüğünde bende de gülme isteği uyandırmasına(ki film boyunca sürekli sırıtırken buldum kendimi) bayıldım..
      2011 yılı Fransız yapımı filmin türü komedi ve dram olarak kabul görmekte. Komedi ve dram ikilisinin bir arada harmanlanıp ortaya güzel bir netice çıkması çok zordur. Ama Intouchables bunu çok iyi başarıyor..Dram evet; içinizi cızzz edecek,gözlerinizin dolmasını sağlayacak sahneler mevcut.. Komedi evet; yüzünüzde kocaman bir gülümse oluşmasını sağlayacak sahnelerde fazlaca...Dramın  ya da komedinin dozunu biraz daha artırsalardı böyle iyi bir film çıkmazdı. "Felçli adam,hiçbir yeri hareket etmiyor..kıyamam" şimdi üzülün,"Çocuk espri yaptı..salak konumuna düştü.."haydi, şimdi gülün komutu vermeden geçiriyor bize vermesi gereken duyguları.. Tabii almak isteyene...


Senaryo,kurgu,çekimler,oyunculuk her şey yerli yerinde.. Bu bütünlüğün sağlandığı filmin eğer ki müzikleri iyi değilse içim biraz buruk kalır...Bu filmde buruk kalmadı içim. Aksine filmi izlediğim günden beri soundtrack albümünü başa alıp alıp dinliyorum. Filmin tamamı müzik dolu...Sözlü,sözsüz..Kulağınıza tanıdık gelen,gelmeyen parçalar...Bu parçalar bazı yerlerde sadece müziğe odaklanmanızı sağlayan cinsten. Uzatmaya gerek yok...Film içerisinde çalan şarkılarda kendimi iyi hissediyorsam,kendimi müziğe kaptırabiliyorsam iyidir benim için. Şu anda bile dinlerken bu güzelim müziği,yüzümde birden bir tebessüm beliriyor...Eee daha ne olsun...

Parayla her sorun çözülmüyor, onca para ruhta olan-oluşan-eksikliği doldurmaya yetmiyor lakin parasız da bu hayat denilen işkence ilerlemiyor,ilerleyemiyor...İki ucu boklu değnek...Böyle içten filmler zor geliyor,o yüzden kaçırmamanı dilerim sevgili okur...
Uzun zamandan sonra beni hem içten güldürebilen hem de finaliyle iki damla ağlatabilen Intouchables'e gönül rahatlığıyla 4,5/5 veriyorum..

27 Mart 2012 Salı

2 dakika...

Bu kağıdı masamın üstünde gördüğüm anda hissettiklerimi(düşündüklerimi) içimden geçirmeyeli uzun zaman olmuştu...Bu hislerin eksikliğini kağıdı görünceye kadar bu denli hissetmemiştim..Bu zamana kadar görmezden gelmiştim belki de kim bilir...O ana kadar hissetmemiştim içimdeki boşluğun büyüklüğünü, eksikliğini;şu ağzına sıçtığımın hayatında bir işe yaradığımı, birilerine iyi gelebildiğimi, birileri için her an el altında bulunan bir nesne veya ihtiyaca uygun insan harici bişey olabilmeyi ya da kendim için iyi biri olabilmeyi, kendim için bir bok yapabilmeyi,kendim için yaşayabilmeyi, en basitinden -insani duygular taşıyabilmeyi- insan olmayı...Ne var bu kağıtta diyorsun şimdi belki de..Haklısın aslında hiçbir şey yok;10 yaşındaki bir öğrencinin içinden geldiği için yaptığı bir resim...Ama bende hissettirdikleri çok ayrı,bendeki boşluk çok ayrı...Bu kağıdı görmemle birlikte hissettiklerim sadece 2 dakika sürdü..Evet çok kısaydı ama yetti...Öyle açtım ki, 2 dakika açlığımı o an için giderdi...Geçen 2 dakikadan sonra gene ben,eski ben oldum, gene insan görünümlü ruhsuz bir varlığa dönüştüm... Ama olsun 2 dakika çok iyi geldi... Sağol E...

25 Mart 2012 Pazar

El Yazısı


Cuma günü gösterime giren El Yazısı, 1998 yılında Bolu'nun 4000 nüfusluk Göynük ilçesinde yaşayan bir grup insanın verilmemiş aşk mektuplarının hikayesinden yola çıkan sıcak bir film.. Filmin sloganı " Herkesin veremediği bir aşk mektubu vardır."Slogan  filmin konusu hakkında kafamızda bişeyler şekillendirebiliyor...Şekillenen resim,konu,anlatılmak istenilenler gerçek ve güzel lakin...

Filmin çekildiği ilçenin güzelliği, mevsimin yaz oluşunun vermiş olduğu doğal ışık ve kulağınıza hoş gelen müzikler filme odaklanmanıza büyük olanak sağlıyor. Safranbolu evlerine benzerliğiyle dikkat çeken evler,gelincik bahçeleri, yel değirmenleri,yeşillikler dolu çevre filme çok yakışmış. 4 sene boyunca Bolu'ya yakın bir yerde okumama rağmen Göynük ilçesini hiç duymamış olmama şaşırdım, görmek isterdim...Öyle görülecek şahane yerleri yok ama seviyorum küçük,güzel şehirleri...Hikayenin anlatıldığı yer dediğim gibi güzel...Çekimler desen aynı şekilde çok kötü değil,kaliteli..Ama işte, aması var..

Filmde üzerinde durulmak istenilen üç karakter var; Eczacı Zeynep,Müdürün oğlu Ahmet ve ufak Ragıp... Ali Vatansever( ilk uzun metrajlı filmi)senaryoyu yazarken bu karakterler üzerinde durmak istemiş fakat çekerken diğer karakterlere kıyamayacak olmuş ki filmde kime odaklanmalı, kimi takip etmeli, hangi karakter önemli bilemiyoruz. Bütün karakterlerin kendi hikayelerini filme aktarmak istediğinden ortalık biraz karışmış... Çekimler bölük bölük; bir karakter anlatılırken direk kesilip başka bir yere,başka karaktere geçiliyor..Yani anlayacağınız bana göre senaryo biraz eksik ve karışık, kurgu ise olmamış.. Oyunculuklar iyiydi(Çocuk oyuncular ve köy halkı dahil).. Cansu Dere, Sarp Akkaya, Kenan Bal ,Sercan Badur,Salih Kalyon, Wilma Elles( Meşhur Caroline) gibi birçok ünlü bir arada..

Her karakterin ayrı ayrı yarım kalmış aşk hikayeleri, esen bir rüzgarla değişen olaylar serisi, değişen hayatlar... El yazısı 95 dakika çok sıkmadan, sadece hızlı geçişler ve çok şey anlatma isteğinden kaynaklı  olduğunu düşündüğüm çekim temposuna yetişmekte zorlandığım, yüzümü birçok sefer gülümseten bir film olmuş..Zaten çok fazla gişe bekleyerek çekildiğini düşünmüyorum; cumartesi günü 4 kişiydik ( 2'sinin gelme amacı farklı olsa da) koca salonda... Gişe kaygısı insanlara sonucun berbat olduğu işler çıkarttırıyor; bu film onlardan değil...

5 yıldızdan 3( Ama 2,5'tan) yıldız verdim gitti..

 Model grubunun solisti Fatma film için güzel bir şarkı yapmış, dinleyelim...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...