İstanbul Film Festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul Film Festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mayıs 2013 Çarşamba

The Place Beyond the Pines



Şu sıralar adlarını sıkça duyduğumuz iki isim olan Ryan Gosling ve Bradley Cooper' ı aynı karede görmemize fırsat tanıyan film The Place Beyond the Pines

Blue Valentine' den sonra mercek altına alınan yönetmen Derek Cianfrance' in uzun metraj olarak çektiği üçüncü film, Türkçe' ye Babadan Oğula ismiyle gösterime girecek. Kafanızda ne alakası var? sorusu oluşuyorsa da film bitiminde " öyle anlamsız çeviriler var ki bu en azından film ile bağlantılıymış." diyebiliyorsunuz. Buradan da anlaşılacağı üzere film babalar ve oğulları ile alakalı. Babalarının işledikleri günahların ceremesini çocuklar ne kadar çeker, onları ne boyutta etkiler? bu tip soruları sorgulayan ve cevaplandıran bir film Babadan Oğula...

Panayırlarda tehlikeli gösteriler sergileyen motosikletçi Luke ile görevine başlayalı daha sene olmamış yeni yetme polis memuru Avery' nin tanışmasıyla başlayan filmin üç kısımdan oluştuğunu gözlemek mümkün. Filmi, Luke' un beklemediği bir anda bir çocuğunu olduğunu öğrenmesi ve onunla kurmaya çalıştığı bağı Luke' un gözünden izlerken, Luke ile Avery' nin tanışması sonrası Avery' nin gözünden izlemeye başlıyoruz. Filmin ilk bir saatinde Luke yani Ryan Gosling' in gerçekten de göz dolduran oyunculuğunu izliyoruz. Oyunculuğunun gitgide daha da iyiye gittiğini söylemek sanırım ki hiç yanlış bir yorum olmaz. Karakter olarak benzer filmlerde sergilediği performansa eş değer oynadığını düşünenlere tek söylemem gereken; bebeğine bakarken, onu kucağına aldığı zaman değişen mimiklerine dikkatli bakmaları. Avery yani filmin ikinci saatinde izleme şansına sahip olduğumuz Bradley Cooper' a gelecek olursak; babasının baskısı sebebiyle bir şekilde göze girmeye çalışan, sevilen, saygı görmek isteyen bir isim olmak için bazı dümenler çeviren bir karakter. Bu karakteri bize aktarabiliyor Cooper lakin Gosling' in ilk devrede göz dolduran oyunculuğu sebebiyle sadece izlettirebilecek kadarını verebiliyor. 

Film üç kısımdan oluşuyor dedim ve ilk iki kısmı sürpriz bozacak durumları anlatmadan aktarmaya çalıştım. Lakin üçüncü bölüm olarak adlandırdığım kısmı anlatabilmem için bu pek mümkün değil. O yüzden yüzeysel olarak anlatarak trans geçeceğim. Üçüncü bölüm " *** yıl sonra " diyerek başlıyor. Aradan geçen zamanda neler olup bittiğini, o gösterilmeyen kısımda neler olduğunu yakalayabiliyoruz. Lakin film bu iki bölümde psikolojik sorgulama, baba- oğul arasındaki görünmez bağ kavramlarını ve sevdiklerin, kendin için ne kadar ileri gidebilirsin sorularını dram ve suç hikayeleriyle, sistemin işleyişini ve adaleti sorgularken üçüncü bölümde tüm bunlardan tamamen farklı bir yol izliyor. Bu yüzdendir ki naçizane fikrim;  bu bölüm gereksiz olmuş. Film gayet iyi bir şekilde ilerlerken o "yıllar sonra" kısmından sonra tüm bu sorguyu bırakıp, bambaşka bir tür olarak 140 dakikasını tamamlayabiliyor. 

Filmi izledikten sonra bu fotoğrafı görüp gülümsememek imkansız

Gelgelelim tümüne baktığımızda ortaya çıkarılan iş takdir edilesi ve izlenesi türden. Hele ki giriş sahnesiyle size kaliteli çekimler izleteceğiz garantisini veriyor. Giriş ve gelişme bölümlerine pekiyi, sonuç bölümüne orta notunu verebiliyorum. Ama toplamda benim için güzel bir notla sınıfını geçmiş bir film oldu Babadan Oğula. ( yukarıdaki fotoğraf bile yeter )

10 Nisan 2013 Çarşamba

Searching for Sugar Man


Elvis' ten bile ünlü olan fakat bu durumdan haberi dahi olmayan Mr. Rodriguez ile tanışmak ister misiniz?

Bir barda arkası dönük şarkısını söyleyen bir adam ve onu keşfeden iki yapımcı. Sonrasında çok güvendikleri ve büyük ses getireceğine inandıkları bir albüm. Sonuç? Hüsran... Albüm Amerika' da neredeyse hiç satılmaz. "Cold Fact albümü var mı?" sorusunun cevabı "O kimin albümü?" dür. Siz hesaplayın artık hüsranın boyutunu. Ama işin ilginci yapımcılar bu albümden hiç pişman değillerdir. Rodriguez ile çalışmaktan dolayı büyük mutluluk duyarlar. Bir tanesi çalıştığı en iyi on adam içine sokar ki o on adam diye bahsettiklerinin içerisinde The Doors' tan tutun da The Beatles' a kadar birçok o zamanın büyük isimleri vardır. Diğeri de Bob Dylan' ından sonraki en iyi söz yazarı olduğunu düşünmektedir.

Albümümün bu gidişatı sonrası Rodriguez ortalıktan kaybolur. Rodriguez hakkında en ufak bir somut bilgisi dahi olmayan yapımcılarda zaten onu bulma gayretine girmezler. Rodriguez' i belli sebepler* yüzünden merak edenler bir şekilde* toplanarak Sixto Rodriguez' i tanıma, bulma, akıbetinin ne olduğunu öğrenme çalışmaları başlamıştır. Peki bu çalışmalar nasıl sonuçlandı? Başta bahsettiğim Elvis' ten bile ünlü olup haberi olmaması da neyin nesiydi? Böyle bişey mümkün müdür?

Bu soruların cevabı olan belgesel Searching for Sugar Man... Belgesel ama önceden izlediğiniz belgeseller gibi değil. Film gibi bir belgesel. Öykü içinde öyküsü var, kurgusu var. Olay akışlarını bir diğer deyişle sürüm, düğüm ve çözüm akışı o kadar iyi o kadar güzel düşünülmüş ki bu 86 dakikayı sadece belgesel diye kısıtlamak bana göre haksızlık olur.

Müzikle iç içe bir belgesel. Böyle olduğu için de kulaklarınıza bayram ettirecek, seyir boyunca ayağınızın tempo tutacağı şarkıların biri bitip diğeri başlıyor. Kullanılan tüm parçalar zaten Rodriguez' e ait. O hiç iş yapmayan albümlerden parçalar. Hangi parça hangi albümden olduğunu ekranın bir köşesinde şarkı girdiği an beliriyor. Ama size temin ediyorum ki son jenerik akıp, o son şarkıyı dinleyip video oynatıcısını kapattığınız zaman tek yapmak isteyeceğiniz soundtrack albümünü almak ( indirmek ) olacak. Bunun yanı sıra Rodriguez ve onunla ilgili bilgi edinmek için canlarını dişlerine katan o insanları tanımak sizlere gerçekten bambaşka duygular yaratacak. Film bir sürü adaylık ve ödül kucaklamış durumda. Ama illa bir referans istiyor, ödüller benim için önemlidir diyorsanız En İyi Belgesel Oscar heykelciğini aldığını ve bunu diğer adayları izlemeden bile hakkettiğini söylemeliyim.

Bir müzik adamının hikayesi. Hayal ettiği hayatı kaçırmış ama bundan bir saniye dahi pişman olmamış bir adamın hikayesi. Müziğe aşık insanların hikayesi. Müziğin hikayesi Bir Şarkının Peşinde...


* belli sebepler ve bir şekilde* : Ancak belgeseli izleyeceğiniz zaman öğrenmeniz gereken sebepler. Sürpriz bozan durumlar olmasın diye "belli sebepler" yazarak durumu genellemiş bulunmaktayım. 

4 Nisan 2013 Perşembe

Lemale et Ha'halal


İsrail' in Oscar adayı olan Boşluğu Doldurmak İstanbul Film Festivalinin "Kadın Hikayeleri" programı dahilinde gösterilen filmlerden bir tanesi. Programın adından da anlaşılacağı üzere bu bölümde gösterilen filmlerin anlatıcıları kadınlar. Onların hikayelerini gene onların gözlerinden izliyoruz.

Fill The Void, Tel Aviv' in aşırı dindar Hasid cemaatinden bir ailenin başlarından geçen üzücü bir olayı ve bunun sonucunda allak bullak olan hayatlarını "toparlayabilme" çabalarını anlatıyor. Evin küçük kızı Şira 18 yaşına girmenin verdiği hükümlülük gereği artık evlenmesi gerekmektedir. Lakin cemaatin öngördüğü üzere bir kızın evlenebilmesi için erkeğin önce cemaat içindeki uygun kızı isteyip seçmesi, bir aracıya telefon edip görüşme talep etmesi ve görüştükten sonra ise gene erkeğin evlenip evlenmeyeceğine karar vermesi gibi kuralları içermektedir. Bu nedenle yaşınızın artıp hala talep görmemiş olmanız demek buradaki kızların geleceğinin iyi olmayacağı anlamına gelir. Neyse ki Şira' ya uygun bir talip çıkmıştır. Görüşmek için belirlenin günün gelmesini beklerken 9 aylık hamile olan ablası doğum sırasında ölür. Bu ölüm ve doğan bebek karşısında tüm düzenleri altüst olan ailenin toparlanması sağlayacak kişi belki de sadece Şira olacaktır.

Bir yandan katı dini kurallar diğer yandan da geleneklerin ışığında önüne geçilmez aile kurallar ve bu ikisinin arasında sıkışıp kalan Şira... Şira, hayallerine kavuşmak için gün sayarken hayatını daha önce hiç tahmin etmediği bir yöne doğru çevirebilecek midir? Ona bu değişim sağlayacak kararları verebilecek cesarete sahip olacak mıdır?

Bir kadının gözünden hikayeler dedik. Bu filmin kadını ise Şira.. Ona hayat veren isim ise Hadas Yaron. Su gibi bir kız maşallah. Oyunculuğu da güzelliği gibi izlenilmeye değer. Zaten birçok ödül töreninden eli kolu dolu dönmüş. Aynı durum film içinde geçerli. Film İsrail' in Oscarları olarak tanınan İsrail Sinema Akademisi ödüllerinden En İyi Film dahil tam yedi dalda ödül almış. Filmde rol alan tüm isimler göz dolduran oyunculuklar sergiliyorlar. Filmin tamamında kendini dine adamış adamlar, kadınlar görüyorsunuz. Özel hayatlarında da bu görüşe sahip, bu felsefeyi benimsemişler diye düşünüyorsunuz filmi izlerken. Gel gör ki uzaktan yakından alakaları yok. Bu da ne kadar gerçekçi oynadıklarına dair birer delil olabilir.

Oscar' a yollamak üzere seçtikleri diğer adayların nasıl olduğunu bilmiyorum ama İsrail sinemasının eli yüzü gayet muntazam işler çıkarması ve Oscar adayı filminin kalitesi "ilerleyen günlerde sizlere daha da güzel filmler izleteceğiz." der gibi. Bakalım, izleyip göreceğiz...

17 Mayıs 2012 Perşembe

Historias que so existem quando lembradas

Hatırlanınca Var Olan Hikayeler, İstanbul Film Festivali'nde "Genç Ustalar" teması altında izlediğim ikinci film..Aynı tema içerisinde izlediğim ilk film olan Portret v Sumer Kakh'ın üzerimde yaratmış olduğu etki sonrasında bu filme girerken pek bir ümidim yoktu; ki  filmin ilk 10 dakikası aynı karelerin başa dönmesinden ibaret olunca ümitsiz olmakla doğru karar verdiğimi anladım...Lakin filmi izlemeye başladıkça korkumun yerini bir rahatlama aldı ve bunun sonucunda dik oturduğum koltuğuma iyice yayılarak filmin tadını çıkarmaya başladım..

Brezilya-Arjantin-Fransa ortak yapımı olan film, kabaca söyleyecek olursak Brezilya'nın ücra bir köyünde yaşayan bir grup yaşlı insanın yaşamlarından bir kesit anlatıyor..Bu grup sabahın kör vaktinde kalkıp günlük işlerini hallettikten sonra öğle vakti toplanıp beraber yemeklerini yer, kiliseye çıkıp dualarını edip,evlerine dönerler..Maddalena, uzun zaman önce eşini kaybetmiş fakat onun yokluğuna alışamamış olan, her gün mezarına giderek,her gece ona mektup yazarak gününü bitirmeye çalışan tatlı,bilmiş,sivri dilli bir teyze..Maddalena bir gün evine dönerken karşısında her gün konuştuğu insanlardan farklı bir yüz görünce şaşırır..Şaşırır çünkü ne köyde onun tanımadığı biri vardır ne de bulunduğu köy öyle yol üzerinde herkesin uğrayabileceği yerdir. Yaşlılar,Rita adlı genç fotoğrafçının köye gelmesiyle değişen tek düze hayatlarına alışmaya çalışırken yaşamlarının geçmişini,şu anının ve geleceğini sorgulamaya başlarlar..Kendini hiçbir yere ait hissetmeyen Rita ise bu köyde hayatının yönünü yani kendini bulmaya çalışır..Zaman geçtikçe yaşlılar ile genç kız arasındaki ilişki sağlamlaşacak ve her iki taraf da canlarının daha fazla yanmaması için sarıldıkları kabukları yavaş yavaş sökeceklerdir...
her yaşlıyı sevmem ama seni sevdim Maddalena...
Çekimlerinin çok sakin,diyalogların anlamlı ve yerinde,oyunculukların ise tam tadında olduğu Hatırlanınca var olan hikayeler yürek ısıtan,izlediğine pişman etmeyen,keyifli bir 88 dakika sunan bir film...

İyi..

10 Mayıs 2012 Perşembe

Monsieur Lazhar

     Bu sene Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar adayı olan 2011 Kanada yapımı Canım Öğretmenim, her ne kadar Oscar heykelciğini bir başka güzel film olan A Separation'a kaptırmış olsa da birçok festivalden ve ödül töreninden hakettiği ödülleri toplamıştır. 
      Montreal'deki bir ilkokulda görevli bir öğretmenin sınıftaki intiharı sonucu okul idaresi hem okulun öğretmen eksikliğini gidermek hem de öğrencilerin yaşamış olduğu trajediyi bir an önce sonlandırmak için yeni bir öğretmen arayışına girer.Elinde gazete ilanıyla gelen Cezayir asıllı Bachir Lazhar bu arayışı sonlandıracak yedek öğretmendir. Geçmişini fazla sorgulamadan,"19 yıllık öğretmenlik deneyimim var." cümlesiyle yetinerek öğrencilerini yıl ortasında öğretmensiz bırakmak istemeyen okul müdürü, Lazhar'ı işe alır.Görevine büyük bir şevkle başlayan Lazhar geldiği bölgeden farklı olan eğitim sistemine,öğrenci profiline,öğrencilerin ırkçı ve kendini beğenmiş aileleriyle baş etmeye çalışırken öğrencilerde Lazhar'ın ders anlatışına ve onun iletişim şekline alışmaya çalışmaktadırlar. Zaman ilerledikçe hem Lazhar hem de öğrenciler arasında yaşanan anlaşmazlıklar yerini birbirlerini anlamaya,aralarındaki sorunları çözmeye bırakmıştır. Tüm bu gelişen olaylar Lazhar'ın kendi hayatında yaşadığı acıları,üzüntüleri sorgulamasına sebep olur. Öğrencilerine vermeye çalıştığı destek onun, hayatındaki büyük trajedinin kendisinde yarattığı izlerin farkına varmasını sağlar...
     Senarist ve yönetmen koltuğundaki Philippe Falardeau Canım Öğretmenim filminde, eğitim sisteminin bölgelere göre değişen hallerinden ergenlik çağına girmek üzere olan öğrencilerinin yaşadığı ruhsal dalgalanmaya, ön yargılı insanların yaklaşımından göçmen sorununa kadar birçok hassas konuyu etkileyici bir senaryo ve gerçekten çok iyi oyunculuklarla bizlere sunuyor ve insanın içini ısıtan güzel bir film ortaya çıkarıyor..
    Öğretmenlik mesleği hakkında öyle çok şey yazmak isterim ki..Özellikle de ülkemizdeki anlayış konusunda...Öğrenci-öğretmen-veli kavramlarının artık bambaşka boyutlara ulaştığına bizzat tanık oluyorum..Siz de okuyorsunuzdur her gün çıkan tür tür haberleri..Devir çok değişti sevgili okur..Her an ölmek,öldürülmek mümkün..Neyse bunlarla film postunu başka bir posta dönüştürmeyelim.. Belki yazarım başka vakit..

6 Mayıs 2012 Pazar

Csak a Szel

Festivalde Tutsak filminin gösterim saatini beklerken kopyasında çıkan bir sorun sebebiyle izlediğim Sadece Rüzgar, Macaristan'da meydana gelmiş gerçek olaylardan esinlenerek ele alınmış. Macar köyünde yaşayan Roman aileleri her gün başka bir cinayete kurban gitmektedir. Çevrede gerçekleşen 5.cinayet sonrası Mari ve ailesi artık bu korkularıyla başa çıkmakta zorlanmaktadır. Mari-evin annesi- günde iki ayr işe giderek para biriktirmeye çalışıp bir an önce o bölgeden ayrılmak isterken, Rio-evin küçüğü- o bölgeden ayrılamayacakları gerçeğini kabul etmiş, bu yüzden de ailesi için bir sığınak oluşturma çabasındadır..

Mari'nin ailesinin bir gün içeresinde yaşadıklarını anlatan film, oyuncuların doğallığını, yaşadıkları bölgenin zorluklarını iyi bir şekilde sunmuş... 87 dakika boyunca o bölgedeki insanların ruh halini,korkularını yansıtan,"aman aman" vaadetmeyen belgesel niteliği taşımayan bir film olmuş..

Buradan film çıkışı "bu ne ya iki çingenenin yaşam zorluğu diye bunu mu izledik..Bu mu zorluk?" diyen şahsiyet...Sana içimden neler söyledim ama buradan da dile getirmeli... "O insanların yaşadığı zorluğun 2 katını biran önce yaşaman dileğiyle..."

28 Nisan 2012 Cumartesi

L

Festivalde izlediğim bir diğer kötü film olan L,günümüzün en iyi on Yunanlı yönetmeninden biri olarak görülen Babis Makridis’in ilk uzun metrajlı filmiymiş...


40 yaşında olduğunu bir diyalog içerisinde öğrendiğimiz adam arabasında yaşamını sürdürüyor. Sabah kalktığında ilk işi bir arı çiftliğine gidip çevrenin en iyi balı olduğunu söyleyen birinden bal alıp,kafayı balla-çevrenin en iyi balıyla- bozmuş patronuna götürmek. Daha sonra periyodik olarak bir gün arkadaşını yoldan alıp diğer gün de bir parkta eşi ve çocuklarıyla buluşup arabanın içerisinde hasret gideriyor..Gününün tamamı bu şekilde aşırı yoğun bir tempoyla geçiyor..Gece olduğunda ayakkabılarını arabasının dışına çıkarıp şoför koltuğunu geriye bile yaslamadan uykuya dalıyor...Patronu ondan daha hızlı bir şoför bulunca onu işten kovuyor..Bunun yüzünden girdiği bunalımdan sonra bir gün motosiklete geçmek zorunda kalıyor..Zorunda kalıyor dedik;bir grup motosikletçi zorla arabasından çıkarıp,arabasını paramparça edip yerleştiriyorlar...Birkaç gün motosikletle hayatını devam ettiriyor..Ama motosikletle olan hayatı arabadaki gibi kolay olmuyor tabii ki...Onu da bırakıyor..Film sonunda da kendini bir gemi içerisinde buluyor...


Filmin ne anlatmak istediğini,nasıl bir felsefe yaptığını, senaristin ve yönetmenin seyircide nasıl bir etki uyandırmak istediğini anlayamadığım bir film...Yukarıda yazdıklarımın bir anlama girmemesi,neden bahsettiğimi anlamamanız inanın ki benden kaynaklı değil..Buradan sesleniyorum..Bu filmi izleyen biri denk gelirse buralara bana bu filmden anlamam gereken neydi,ne anlatıyordu bana söylesin...
Kısa bir post çıkarmaya çalışmadım ama bu filme denilecek başka bişey gelmiyor..Geliyor da blogu kirletmemem yönünde önemli bir tavsiye aldım. Ona uymalıyım...


Berbat,anlamsız,saçmalık..

22 Nisan 2012 Pazar

Portret v Sumer Kakh

2011 Rusya yapımı Alacakaranlığın Portresi seyirciye göstermek istediği ve keşfettirmeye çalıştığı duygu her neyse onu gerek çekimleriyle gerek oyunculuklarıyla yansıtamayan vasat bir film..
-DİKKAT:Tüm filmi anlatacağım-
Film başladı...
Marina görüntüde güzel bir işi,evi,kocası olan zengin bir hatun. Yediği önünde yemediği arkasında...Kocasını onun iş arkadaşıyla çok rahat bir şekilde aldatıyor. Yalnız kadın ondan da mutlu değil. Tatmin olamıyor kadın. Buluştukları evi beğenmiyor,adamın hareketlerini beğenmiyor. Gene bir buluşma sonrası taksi bulamadığı için yayan yoluna devam ederken aksilikler zinciri Sevgili Marina'yı buluyor. İlk önce topuğu kırılıyor. Bunu nasıl büyük bir sorun haline getiriyor sormayın. Tek bir ayakkabının topuğu kadını hayattan soğutuyor resmen. Girdiği şekiller görülmeye değ(mez)er.. Gündüz vakti topuğu kırılan Marina'nın bir arpa boyu yol alması geceyi bulur. Üstüne çantası çalınır,yardım istediği restorandakiler tuhaf davranır falan falan...Gece karanlığında güzel giyinimli bayanın dikkatini üç polis arkadaş çeker. Ee tabii polislerimizin kişiliklerini film başında öğrendik zaten. Kendileri yalnız bir bayan görmeye dursunlar hemen hallediyorlar işlerini..Marina içinde aynı şey geçerli..Ama gelin görün ki bu zamana kadar polisler kimsenin başını örtmeden işlerini hallediyorken Marina'nın başı örtülüyor,polisler kadının suratını "Gece Karanlığında" görmüyorlar..Hiç..Bu talihsiz olay sonunda ablamız yıkılmaz..O güçlü bir kadındır çünkü..Kocasına bile belli etmez..Ama Marina'nın içini değiştirir bu olay..Hayata farklı bakmasını sağlar..Alın size "Alacakaranlık" diyor senarist burada. Yardım istediği restorana abone olur,inadına hergün o restorana gitmeye başlar..Gittiği bir gün bir de ne görsün..Tecavüze uğradığı polisler karşısında.. Polislerden biri ayyaş kafayla çıkıyor dışarı,Marina alıyor onu takibe elinde bir şarap şişesi öldürecek polisi..Takip ediyor..Ayrıca belirtelim;Ruslarda şöyle bir adet var. Yoldan geçen istediğiniz arabayı durdurup- "taksi" olmasına gerek yok-,"paranı vereceğim şuraya götür" diyorsunuz götürüyor. Arabalara bir el etmeniz yeter direk duruyorlar. Devam edelim; takip adamın evinin asansörüne kadar devam ediyor. Marina elindeki şişeyi kırıp giriyor asansöre bekliyoruz ki kesecek boynunu..Beklenen tabii ki olmuyor. Marina elindeki şişeyi bırakıp polisin pantolon kemerini sökmeye başlıyor. Asansör geceleri rutin bir hale bağlanıyor. Kadın sevgilisinin bulduğu evlere pis diye laf söylerken bu evin halinin bok götürmesi onun için hiçbir sorun olmuyor ve eve girdiği gibi bir daha çıkmak bilmiyor. Adam kovuyor geri dönüyor..Seks sırasında sürekli "seni seviyorum" diyor kadın dövüyor erkek..Marina aşık oluyor tecavüzcüsüne.. Kalburüstü hayatını, bu zamana kadar bütünleştiği tüm değerleri bırakıyor..Sonra kocasına dönmek zorunda olan Marina hava alanına bırakılıyor. Polis gitmiyor kadını izliyor. Karısını almaya gelen kocasına gözükmüyor Marina ve yollara düşüyor arkasında polis..
Film bitti...

Anlamsız,hiçbir şey anlatmayan,"bakın biz de film çekiyoruz" demek için çekilmiş üstüne bir de ödüller almış film..İzlemeyin..

Kötü

20 Nisan 2012 Cuma

Polisse


 Polisse, ilk dakikalarda diyalogların ve çekimlerin hızı sebebiyle "Hadi bakalım..Nasıl bir filme geldim?" dedirten ama sonra  filmin şok edici sonu gelene kadar zamanın nasıl geçtiğini anlayamadığım hızda sürükleyici bir film.. Film başladıktan 10 dakika sonra ya çekimler yavaşladı ya da ben kendimi filme kaptırdım orası bilinmez..(Bilinir aslında çünkü filmin temposunda son sahneye kadar hiçbir eksilme olmuyor.) Şu var ki 127 dakika boyunca hiç sıkılmadım(belli yerler hariç)Festivaldeki diğer  filmlerde en az iki kere saate baktığımı düşünürsek bu bayağı iyi bir sonuç...

Polis,Paris Çocuk Koruma Birimi'nde çalışan bir grup polisin hem şehirdeki çocuklara karşı gerçekleşen her türlü durumla( pedofili, taciz, zorla alıkoyma, küçük yaşta evlendirme, sokakta kalma vb.) mücadelelerini hem de kendi özel hayatlarındaki dertleriyle boğuşmalarını içten diyaloglarla, çok tadında esprilerle ve aksiyonla bizlere sunuyor..Filmin yönetmen ve senaryo koltuğundaki isim Maiween. Kendisi tabii ki filmde de var. Gönül çok istedi olmasın ama her kareden çıktı maalesef..Valla ne yalan söyleyeyim kadın bana hayli itici geldi..Seksi,güzel bulanlar elbette vardır-görüşlerine saygım sonsuz- ama koca ağzını sinema perdesinde sürekli görmek hiç hoş değildi...Maiween'in canlandırdığı karakter eski sevgili torpiliyle Koruma Birimi'yle operasyonlara katılıp fotoğraf çekmeye başlıyor.. Tabii ki gerisi geliyor ve birimde ön planda olan elemanla yakınlaşıyorlar..Filmdeki tek sıkıcı kısım bu yakınlaşmaların gösterildiği yerler..

2011 Cannes Jüri Ödüllü film, insanlığın çirkin gerçeği baba,amca,dede fark etmeden uygulanan çocuk tacizini tüm gerçekliğiyle vurucu bir şekilde ele alıyor...Diyaloglar,espriler,oyunculuklar ve çok fazla olmasa da olduğu kadar filmde geçen müzikler iyiydi..Polis yerinde dram,aksiyon ve mizah içeren herkesin izlemesi gerektiğini düşündüğüm bir film olmuş..

Çok iyi...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...