eh işte etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eh işte etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Nisan 2013 Perşembe

Lemale et Ha'halal


İsrail' in Oscar adayı olan Boşluğu Doldurmak İstanbul Film Festivalinin "Kadın Hikayeleri" programı dahilinde gösterilen filmlerden bir tanesi. Programın adından da anlaşılacağı üzere bu bölümde gösterilen filmlerin anlatıcıları kadınlar. Onların hikayelerini gene onların gözlerinden izliyoruz.

Fill The Void, Tel Aviv' in aşırı dindar Hasid cemaatinden bir ailenin başlarından geçen üzücü bir olayı ve bunun sonucunda allak bullak olan hayatlarını "toparlayabilme" çabalarını anlatıyor. Evin küçük kızı Şira 18 yaşına girmenin verdiği hükümlülük gereği artık evlenmesi gerekmektedir. Lakin cemaatin öngördüğü üzere bir kızın evlenebilmesi için erkeğin önce cemaat içindeki uygun kızı isteyip seçmesi, bir aracıya telefon edip görüşme talep etmesi ve görüştükten sonra ise gene erkeğin evlenip evlenmeyeceğine karar vermesi gibi kuralları içermektedir. Bu nedenle yaşınızın artıp hala talep görmemiş olmanız demek buradaki kızların geleceğinin iyi olmayacağı anlamına gelir. Neyse ki Şira' ya uygun bir talip çıkmıştır. Görüşmek için belirlenin günün gelmesini beklerken 9 aylık hamile olan ablası doğum sırasında ölür. Bu ölüm ve doğan bebek karşısında tüm düzenleri altüst olan ailenin toparlanması sağlayacak kişi belki de sadece Şira olacaktır.

Bir yandan katı dini kurallar diğer yandan da geleneklerin ışığında önüne geçilmez aile kurallar ve bu ikisinin arasında sıkışıp kalan Şira... Şira, hayallerine kavuşmak için gün sayarken hayatını daha önce hiç tahmin etmediği bir yöne doğru çevirebilecek midir? Ona bu değişim sağlayacak kararları verebilecek cesarete sahip olacak mıdır?

Bir kadının gözünden hikayeler dedik. Bu filmin kadını ise Şira.. Ona hayat veren isim ise Hadas Yaron. Su gibi bir kız maşallah. Oyunculuğu da güzelliği gibi izlenilmeye değer. Zaten birçok ödül töreninden eli kolu dolu dönmüş. Aynı durum film içinde geçerli. Film İsrail' in Oscarları olarak tanınan İsrail Sinema Akademisi ödüllerinden En İyi Film dahil tam yedi dalda ödül almış. Filmde rol alan tüm isimler göz dolduran oyunculuklar sergiliyorlar. Filmin tamamında kendini dine adamış adamlar, kadınlar görüyorsunuz. Özel hayatlarında da bu görüşe sahip, bu felsefeyi benimsemişler diye düşünüyorsunuz filmi izlerken. Gel gör ki uzaktan yakından alakaları yok. Bu da ne kadar gerçekçi oynadıklarına dair birer delil olabilir.

Oscar' a yollamak üzere seçtikleri diğer adayların nasıl olduğunu bilmiyorum ama İsrail sinemasının eli yüzü gayet muntazam işler çıkarması ve Oscar adayı filminin kalitesi "ilerleyen günlerde sizlere daha da güzel filmler izleteceğiz." der gibi. Bakalım, izleyip göreceğiz...

9 Ekim 2012 Salı

The Door


Magda, yazar olmak isteyen ve bu yüzden gün içinde sadece daktilosuyla ilgilenmek isteyen modern bir hanımefendidir. Sadece romanına odaklanmak istediği için evin genel ihtiyaçlarını karşılamak üzere kendisine yardımcı olacak birini aramaktadır. İşte bu ihtiyacı karşılayacak kişi Emerenc olacaktır. Film, Magda ile Emerenc' in tanışma sahnesiyle başlar. Emerenc, işe ihtiyacı olsa bile teklifi hemen kabul etmez, ilk önce şartlarını sıralar. Magda bu durumu biraz tuhaf karşılar lakin ileride bu hanımla ilgili öğreneceklerinin yanında bu durum oldukça sönük kalacaktır. The Door, bu iki kadının arasındaki, daha tanışma anından itibaren tuhaf olacağı belli olan ilişkiyi perdeye aktarıyor. Film, Magda ile Emerenc arasındaki işveren- işçi ilişkisini çok daha farklı yerlere taşıyarak "Değer verdiğiniz biri için onun isteklerini nereye kadar yapabilirsiniz?", " Yapabileceklerinizin bir sınırı var mıdır?" sorularının cevabını bulmaya çalışıyor. Örneğin; kişi hayatına istiyorsa bunu kabul edip, bu onun istediği diyerek ona yardım edebilir misin? yoksa ölmesini istemediğin için bunun aksini mi yapmaya çalışırsın? Yaşadığı hayat ona sadece hüzün veriyorsa, kaybedeceği hiçbir şey yoksa ve ölmek tek isteğiyse bunu ona sağlamak onun için yapacağın en büyük iyilik değil midir?  Vicdanın mı yoksa ona verdiğin değer mi ağır basacaktır?

Film belli bir seviyede tek düze ilerliyor. Filme ismini veren "kapı" olayı devreye girdikten sonra biraz hareketlense de çok büyük bir değişiklik olmuyor tabii ki. Türü dram lakin bunu öyle iç sıkarak, bunaltarak değil aksine esprilerle, yüz gülümseterek işleniyor. Çok keyifli diyaloglar, çok samimi ve iyi oyunculuklar var. Kadroda Helen Mirren harici tanıdığım kimse yok. Zaten tanımadığım isimlerin böyle iyi oynaması daha samimi geliyor bana. Müzikleri ise beğenmedim. Müzik eğer ki iyi olsaydı gerçekten etkilenilmesi gereken sahnelerde daha çok iz bırakabilirdi. Hele ki jenerik.. Korkunçtu. Jeneriği görünce içimde "sanırım bu filmi sonuna kadar izlemeyeceğim" fikri oluşmadı değil hani. Kısaca, izleyeni de izlemeyeni de pişman etmez diyelim. Güldürürken düşündüren keyifli bir dram filmi olmuş Kapı... 

28 Eylül 2012 Cuma

Tol

                                             

Murat Uyurkulak etiketli "Bir intikam romanı Tol".. Afili Filintalar grubuna mensup insan Murat Uyurkulak, pek tanınan ve okunan bir isim değil. İlk defa duyanlar bile vardır belki şu anda aramızda. Olsun geç olsun, güç olmasın sevgili okur..

"t, o ve l" bölümlerinden oluşan kitap başta da dediğim gibi bir intikam kitabı. Yıllar yıllar süren, ince ince işlenmiş bir intikam öyküsü. Yıllar sürdüğü içindir ki çok fazla insan gelip geçiyor kitaptan. Beş sayfa birilerini tanıyor, her türlü ayrıntısını öğreniyorsunuz lakin bir daha onlardan ses çıkmıyor, merak ediyorsunuz.. Çok sonraları öğreniyorsunuz akıbetleri ne olmuş diye. Belki de kitabın tek eksik yönü bu. Çok fazla karakterin bulunması ve onlarla ilgili biraz fazla ayrıntı verilmesi. Gerçi onlar olmadan da nasıl anlatılabilirdi pek bilemiyorum. Ayrıntıya bu kadar yer verilmeseydi belki.

Devrim zamanında geçiyor kitap.. Devrim zamanı, birçok yönden darbeler yiyen hayatları, bu hayatların düzken ters oluşunu anlatıyor.. "Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi" diye başlıyor kitaba Uyurkulak.. İlk beş, altı sayfada yer alan gözlemler kitabın genelinde neyle karşılaşacağınıza dair adeta ışık yakıyor. Yapılan betimlemeler, gözlemler, gerçekler çok güzel işlenmiş ve yazılmış. Eğer ki ilk sayfalarını okuyup kitabın geneliyle ilgili yorum yapma huyunuz varsa, bu kitap tam sizlik. Kitabın ilk yirmi sayfasını okuyup ısınmaz, dilini beğenmez iseniz benden size tavsiye bu kitabı hemen bırakın, okumayın.Çünkü kitabın ilerisinde karşılaşacağınız dille, kurguyla ilk sayfalardan muhatap oluyorsunuz, İlerledikçe ah dili bozuldu çok argo ya da ne de iç karartıcı gibi yorumlar yapmayın. Okuyup, hiç beğenmedim diye etiketlemeyin. Dili samimi. Sanat uğruna kasılmadan yazılmış. "Sokak ağzı" dediğimiz tabirle, ne düşünürler kaygısı olamadan. İçten çünkü 4 sene uğraşmış, araştırmış okuduğunuz her mekana gitmiş, görmüş de yazmış.

Diyarbakır'a doğru giden bir tren ve bu trende yolculuk eden bir şair ve hayatını çoktan sonlandırmış ama hala zorunlu nefes alan Yusuf. Sadece ikisinin yolculuğuna tanıklık edecekmişiz gibi görünüyor baştan. Lakin ilerleyen sayfalarda işler değişiyor, allanıp budaklanıyor. Yusuf ile şair sürekli ama sürekli içiyorlar. Yemiyorlar, içiyorlar. Şair’ in ceketi yazarında dediği gibi adeta bir tekel bayisi, çıkartıyor da çıkartıyor. Kafalar güzel oldukça da haliyle olaylar boyut değiştiriyor. Geçmiş su yüzeyine çıkıyor.. Ceketi tekel bayisi dedik ama içinde içkiden daha önemli birkaç tomar kağıt çıkartıyor şair. Atıyor Yusuf'un önüne kağıtları, oku diyor oku da öğren.. İşte kitap, hem Yusuf'un anlattıklarını hem de okuduklarını bizlere aktarıyor. Hem Yusuf öğreniyor geçmişini hem de biz..

İlk romanı olmasına rağmen, şahsımca başarılı bulduğum Murat Uyurkulak gözümde "takip edilesi yazarlar" listesine girmiş bulunmakta. Har ve Bazuka adlı iki kitabı daha olan yazarı takip edin derim. Sözünü sakınmayan, çat çat konuşan pek kimse yok bu aralar lakin bu adam işte böyle.. Afili Filintalardaki yazılarını okusanız da bu kanıya varabilirsiniz. Bu linkteki röportaj okumaya değer..

11 Eylül 2012 Salı

También la Lluvia


2010 yapımı Even The RainChristopher Columbus hakkında film çekmek için Bolivia' ya gelen film ekibinin başından geçenleri anlatıyor kabaca. Filmin senarist/ yönetmeni Sebastian ile ona her konuda yardımı sağlayan sağ kolu/ arkadaşı Costa üzerinden aktarılan film, itiraf etmeliyim ki belli bir süreye kadar gayet sıkıcı ilerliyor. Biraz daha devam etseydi bırakırdım zaten izlemeyi de Tosar' ın filmi olunca dedim ki "az sabret".. Öyle böyle bitirdim filmi, pişman da etmedi..

Üzerinde çok çalıştığı senaryosunun hayata geçmesini isteyen heyecanlı ama pısırık yönetmen Sebastian rolünde Amores Perros filminde izlediğim (bu filmi izlemeyenlere şiddetle tavsiyedir) Gael Garcia Bernal görüyoruz. Başrol gibi gözükse de çok aktif oyunculuk gerektirecek role sahip olduğunu söyleyenemez. Gelelim Sebastian' ın arkadaşı, senaryonun oluşum aşamasından beri işin içinde olan, filmi en iyi koşullarda lakin ucuza getirecek şekilde çekmeye çalışan, ikilinin cesaretli olanı, en önemlisi vicdanını dinleyen sağ kol rolünde ise Luis Tosar' ı izliyoruz. Başta da dedim Tosar' ın filmi olunca sabrettim diye. İlk Celda 211 de izlemiştim kendisini. Daha öncesinde adını bile duymadığım bir adam, İspanyol sinemasından bildiğimiz Javier Bardem' den başka tanınan zaten pek yok. İşte, Javier de iyi de bu adamı da bilin! Oynuyor hani.. İçten, samimi, sırıtmadan, argoca yardırıyor.. Daha sonra Los Lunes Al Sol ve Te Doy Mis Ojos filmlerinde izledim. Üç filmle hakkında karar verilir mi verilmez mi onun hesabına girmeyelim, gerek de yok zaten çünkü  ben verdim kararımı. Bu adam iyi oynuyor, izlettiriyor, etkiliyor. Saydığım üç filmini de izlememiş olanlar izlesinler derim. Hele ki Celda 211' i izlemeyen varsa artık! bilmiyorum...

Costa, figüran olarak çevredeki yerel halkı kullanarak işi ucuza getirmeye çalışır. Bunda başlarda hiçbir sorun yoktur. Lakin yerel halkın başındaki "su" derdi gittikçe büyür, halk ayaklanır. Çekilecek filmin kilit sahnesi için gerekli oyuncu ayaklanmanın baş adamı olunca, Sebastian ve Costa sıkışır. İkilinin bir karar vermesini gerektiren bu durum, vicdan muhakemesini kimin, hangi yönde yaptığını görmemizi sağlar. 

Mekan, müzik, çekimler, oyunculuklar iyi; senaryo eh işte. Aslında senaryo da iyi lakin önem verilecek bölümün tam olarak neresi olacağına karar verilmemiş gibi. "Su" problemi mi yoksa film çekilmesinde yaşanan engeller mi? Tosar' ın izlediğim en zayıf filmi.. Yukarıda saydığım filmlerden izlemediğiniz varsa onlardan seçin, sonra buna şans verin derim. Pek puan verme meraklısı değilim yalnız bu film için "ne iyi ne kötü" durumunu anlatmak için 7,5 verdiğimi iletmek isterim sevgili okur... 

24 Haziran 2012 Pazar

Canistan


İlk kitabı Aylak Adam'ı okuduktan sonra 'Yusuf Atılgan ' ismi, tüm eserleri okunmalı dediğim yazarlar arasına girmişti. Yazılış sırasını bozup Anayurt Oteli yerine Canistan'dan başladım. "Çok az" yapıtı hayata geçirdiğini kabul eden Yusuf Atılgan'ın, yazarlık serüvenini tamamladığı son romanı Canistan...

Canistan'ın konusundan bahsedecek olursak; bir gece köydeki bir çete Tokuç Ali'nin evini basar. Ali, çetenin başındaki kişinin çocukluk arkadaşı-kardeşi- Selim olduğunu görünce rahatlar. Lakin bu rahatlama onun için hiç de hayırlı olmayacaktır. Kitap, Milli Mücadele yıllarında Manisa'nın çeşitli köylerinde yaşayan Selim'in Ali'den ne istediğini, onunla ne alıp veremediğini, bu yıllarda başından neler geçtiğini anlatıyor. 

Canistan isimi verilmeden önce adının "İşkence" olarak düşünüldüğü roman, "Duruşma", "Yargıç", " Tanık" ve "Sanık"  olmak üzere dört bölüm olarak tasarlanmış. Fakat "Sanık" bölümünü yazamadan yazar hayatını kaybetmiş. Bu yüzden kitapta olaylar bir sona bağlanmıyor gibi düşünebiliyor insan. Aslında bağlanıyor da bir şeyler eksik kalıyor işte. Her bir bölüm başka bir karakterin üzerinden ilerleyip, olaylar çözüldüğü için "Sanık" bölümünde olacaklar kitabı başka bir boyuta taşıyabilirdi, diye düşünüyorum. Bu yüzden biraz eksik olduğunu düşünüyorum.

Yusuf Atılgan, insan psikolojisini sivri bir dille romanlarına aktarabilen bir yazar. Bu yönünü bu romanda çok göstermemiş olsa da akıcı dili ve köy yaşantısını, orada yaşayan insanların hal hareketlerini anlaşılır betimlemeleriyle kendini gösteriyor. Toparlayacak olursak; beni çok tatmin etmemiş ama okumakla pişman etmemiş bir kitaptır Canistan sevgili okur..

6 Mayıs 2012 Pazar

Csak a Szel

Festivalde Tutsak filminin gösterim saatini beklerken kopyasında çıkan bir sorun sebebiyle izlediğim Sadece Rüzgar, Macaristan'da meydana gelmiş gerçek olaylardan esinlenerek ele alınmış. Macar köyünde yaşayan Roman aileleri her gün başka bir cinayete kurban gitmektedir. Çevrede gerçekleşen 5.cinayet sonrası Mari ve ailesi artık bu korkularıyla başa çıkmakta zorlanmaktadır. Mari-evin annesi- günde iki ayr işe giderek para biriktirmeye çalışıp bir an önce o bölgeden ayrılmak isterken, Rio-evin küçüğü- o bölgeden ayrılamayacakları gerçeğini kabul etmiş, bu yüzden de ailesi için bir sığınak oluşturma çabasındadır..

Mari'nin ailesinin bir gün içeresinde yaşadıklarını anlatan film, oyuncuların doğallığını, yaşadıkları bölgenin zorluklarını iyi bir şekilde sunmuş... 87 dakika boyunca o bölgedeki insanların ruh halini,korkularını yansıtan,"aman aman" vaadetmeyen belgesel niteliği taşımayan bir film olmuş..

Buradan film çıkışı "bu ne ya iki çingenenin yaşam zorluğu diye bunu mu izledik..Bu mu zorluk?" diyen şahsiyet...Sana içimden neler söyledim ama buradan da dile getirmeli... "O insanların yaşadığı zorluğun 2 katını biran önce yaşaman dileğiyle..."

25 Mart 2012 Pazar

El Yazısı


Cuma günü gösterime giren El Yazısı, 1998 yılında Bolu'nun 4000 nüfusluk Göynük ilçesinde yaşayan bir grup insanın verilmemiş aşk mektuplarının hikayesinden yola çıkan sıcak bir film.. Filmin sloganı " Herkesin veremediği bir aşk mektubu vardır."Slogan  filmin konusu hakkında kafamızda bişeyler şekillendirebiliyor...Şekillenen resim,konu,anlatılmak istenilenler gerçek ve güzel lakin...

Filmin çekildiği ilçenin güzelliği, mevsimin yaz oluşunun vermiş olduğu doğal ışık ve kulağınıza hoş gelen müzikler filme odaklanmanıza büyük olanak sağlıyor. Safranbolu evlerine benzerliğiyle dikkat çeken evler,gelincik bahçeleri, yel değirmenleri,yeşillikler dolu çevre filme çok yakışmış. 4 sene boyunca Bolu'ya yakın bir yerde okumama rağmen Göynük ilçesini hiç duymamış olmama şaşırdım, görmek isterdim...Öyle görülecek şahane yerleri yok ama seviyorum küçük,güzel şehirleri...Hikayenin anlatıldığı yer dediğim gibi güzel...Çekimler desen aynı şekilde çok kötü değil,kaliteli..Ama işte, aması var..

Filmde üzerinde durulmak istenilen üç karakter var; Eczacı Zeynep,Müdürün oğlu Ahmet ve ufak Ragıp... Ali Vatansever( ilk uzun metrajlı filmi)senaryoyu yazarken bu karakterler üzerinde durmak istemiş fakat çekerken diğer karakterlere kıyamayacak olmuş ki filmde kime odaklanmalı, kimi takip etmeli, hangi karakter önemli bilemiyoruz. Bütün karakterlerin kendi hikayelerini filme aktarmak istediğinden ortalık biraz karışmış... Çekimler bölük bölük; bir karakter anlatılırken direk kesilip başka bir yere,başka karaktere geçiliyor..Yani anlayacağınız bana göre senaryo biraz eksik ve karışık, kurgu ise olmamış.. Oyunculuklar iyiydi(Çocuk oyuncular ve köy halkı dahil).. Cansu Dere, Sarp Akkaya, Kenan Bal ,Sercan Badur,Salih Kalyon, Wilma Elles( Meşhur Caroline) gibi birçok ünlü bir arada..

Her karakterin ayrı ayrı yarım kalmış aşk hikayeleri, esen bir rüzgarla değişen olaylar serisi, değişen hayatlar... El yazısı 95 dakika çok sıkmadan, sadece hızlı geçişler ve çok şey anlatma isteğinden kaynaklı  olduğunu düşündüğüm çekim temposuna yetişmekte zorlandığım, yüzümü birçok sefer gülümseten bir film olmuş..Zaten çok fazla gişe bekleyerek çekildiğini düşünmüyorum; cumartesi günü 4 kişiydik ( 2'sinin gelme amacı farklı olsa da) koca salonda... Gişe kaygısı insanlara sonucun berbat olduğu işler çıkarttırıyor; bu film onlardan değil...

5 yıldızdan 3( Ama 2,5'tan) yıldız verdim gitti..

 Model grubunun solisti Fatma film için güzel bir şarkı yapmış, dinleyelim...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...