Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mayıs 2013 Çarşamba

The Place Beyond the Pines



Şu sıralar adlarını sıkça duyduğumuz iki isim olan Ryan Gosling ve Bradley Cooper' ı aynı karede görmemize fırsat tanıyan film The Place Beyond the Pines

Blue Valentine' den sonra mercek altına alınan yönetmen Derek Cianfrance' in uzun metraj olarak çektiği üçüncü film, Türkçe' ye Babadan Oğula ismiyle gösterime girecek. Kafanızda ne alakası var? sorusu oluşuyorsa da film bitiminde " öyle anlamsız çeviriler var ki bu en azından film ile bağlantılıymış." diyebiliyorsunuz. Buradan da anlaşılacağı üzere film babalar ve oğulları ile alakalı. Babalarının işledikleri günahların ceremesini çocuklar ne kadar çeker, onları ne boyutta etkiler? bu tip soruları sorgulayan ve cevaplandıran bir film Babadan Oğula...

Panayırlarda tehlikeli gösteriler sergileyen motosikletçi Luke ile görevine başlayalı daha sene olmamış yeni yetme polis memuru Avery' nin tanışmasıyla başlayan filmin üç kısımdan oluştuğunu gözlemek mümkün. Filmi, Luke' un beklemediği bir anda bir çocuğunu olduğunu öğrenmesi ve onunla kurmaya çalıştığı bağı Luke' un gözünden izlerken, Luke ile Avery' nin tanışması sonrası Avery' nin gözünden izlemeye başlıyoruz. Filmin ilk bir saatinde Luke yani Ryan Gosling' in gerçekten de göz dolduran oyunculuğunu izliyoruz. Oyunculuğunun gitgide daha da iyiye gittiğini söylemek sanırım ki hiç yanlış bir yorum olmaz. Karakter olarak benzer filmlerde sergilediği performansa eş değer oynadığını düşünenlere tek söylemem gereken; bebeğine bakarken, onu kucağına aldığı zaman değişen mimiklerine dikkatli bakmaları. Avery yani filmin ikinci saatinde izleme şansına sahip olduğumuz Bradley Cooper' a gelecek olursak; babasının baskısı sebebiyle bir şekilde göze girmeye çalışan, sevilen, saygı görmek isteyen bir isim olmak için bazı dümenler çeviren bir karakter. Bu karakteri bize aktarabiliyor Cooper lakin Gosling' in ilk devrede göz dolduran oyunculuğu sebebiyle sadece izlettirebilecek kadarını verebiliyor. 

Film üç kısımdan oluşuyor dedim ve ilk iki kısmı sürpriz bozacak durumları anlatmadan aktarmaya çalıştım. Lakin üçüncü bölüm olarak adlandırdığım kısmı anlatabilmem için bu pek mümkün değil. O yüzden yüzeysel olarak anlatarak trans geçeceğim. Üçüncü bölüm " *** yıl sonra " diyerek başlıyor. Aradan geçen zamanda neler olup bittiğini, o gösterilmeyen kısımda neler olduğunu yakalayabiliyoruz. Lakin film bu iki bölümde psikolojik sorgulama, baba- oğul arasındaki görünmez bağ kavramlarını ve sevdiklerin, kendin için ne kadar ileri gidebilirsin sorularını dram ve suç hikayeleriyle, sistemin işleyişini ve adaleti sorgularken üçüncü bölümde tüm bunlardan tamamen farklı bir yol izliyor. Bu yüzdendir ki naçizane fikrim;  bu bölüm gereksiz olmuş. Film gayet iyi bir şekilde ilerlerken o "yıllar sonra" kısmından sonra tüm bu sorguyu bırakıp, bambaşka bir tür olarak 140 dakikasını tamamlayabiliyor. 

Filmi izledikten sonra bu fotoğrafı görüp gülümsememek imkansız

Gelgelelim tümüne baktığımızda ortaya çıkarılan iş takdir edilesi ve izlenesi türden. Hele ki giriş sahnesiyle size kaliteli çekimler izleteceğiz garantisini veriyor. Giriş ve gelişme bölümlerine pekiyi, sonuç bölümüne orta notunu verebiliyorum. Ama toplamda benim için güzel bir notla sınıfını geçmiş bir film oldu Babadan Oğula. ( yukarıdaki fotoğraf bile yeter )

25 Nisan 2013 Perşembe

Diarios de Motocicleta



Festivalde izlediklerim hakkında iki üç kelam etmeden yeni bir post girmem diyordum ama yazılacak film bu film olunca akan sular durdu, yazamayan eller birkaç satır bişeyler yazmak istedi. O yüzdendir ki "işte, geldim buradayım." mod açık anlatmaya başlıyorum bu caanım filmi.

23 yaşındaki tıp öğrencisi Ernesto Guevara de la Serna ve 29 yaşındaki biyokimyacı Alberto Granado.. İki yakın dost ve tek bir plan. 4 ayda 8 bin kilometre yol almak. Amaç: Latin Amerika kıtasını keşfetmek. Planı yazarken veya okurken çok basitmiş gibi gözükse de eski bir motorun üzerinde, kısıtlı bir parayla 8 bin kilometre almak tabii ki hiç kolay olmaz.

1952 yılında yola çıkan iki kafadarın 1939 model yol arkadaşları ile beraber ite kaka bir yere kadar yol alır lakin bir yerden sonra emektar motorlarını arkalarında bırakmak zorunda kalırlar. Bundan sonraki yolu yürüyerek, yiyecek ve kalacak yer bularak sürdürürler. Kalacak yer bulmak zorunda olduklarında kontrol Alberto' dadır. Çünkü onun tatlı dili, muhabbeti istediklerini elde etmelerini sağlayacaktır. Fakat Alberto' nun dili yılanı bile deliğinden çıkartmışken Ernesto' nun dürüstlüğü o yılanı tekrar deliğine sokar. Gittikleri her şehirde halkla kurdukları iletişim, orada yaşayanların sıkıntılarına şahit olmaları bu yolculuğun sadece bir kıta keşfi olmasından çıkıp onları içsel bir yolcuğa sürükleyecektir. Özellikle Ernesto' nun fikirlerinde çok ciddi değişimlere sebep olur. Son durak olarak gittikleri San Pablo' da cüzzam kolonisindeki hastalarla tanışması, onlarla kurduğu ilişki sonrasında da Ernesto' nun artık Che Guevara olma yolunda bebek adımlarını atmaya başlamıştır. 

Bir yol filmi izlemek için ekran başına geçtiğimiz iki saat sonunda Ernesto Guevara de la Serna' nın adını daha çok Che Guevara olarak bildiğimiz o büyük isim olma yolundaki düşüncelerine, yaşadıklarına, uğraşlarına, haksızlık ve zor durumlarda verdiği kararlara tanık oluyoruz. "Bu etkileyici eylemlerin hikayesi değil, bir yol boyunca dolaşan iki insanın hayatlarından bir kesit. Amaçları özdeş, hayalleri ortak.” diye başlıyor Ernesto günlüğünü karalamaya. Her gittikleri durakta birkaç cümle, birkaç paragraf daha karalıyor. Yıllar sonradır ki bu karalanan sayfalar ve Alberto' nun "Con el Che por America Latina" adlı kitabından yola çıkarak senaryo haline getirilerek çekilen The Motorcycle Diaries' i izleme fırsatı yakalıyoruz. Bu film, bizlere Ernesto' nun devrimci olma yolunda aklından geçenleri, değiştirmek istediklerini görme fırsat veriyor. 

İster yol filmi isterseniz biyografik hangi türe koyarsanız koyun başına mutlaka " çok iyi" sıfatı yerleştirmek zorundasınız. Çok iyi bir yol filmi. Çok iyi bir biyografi. Çok iyi bir film... Son 15 dakikasıyla bile önüme getireceğiniz birçok filmi ezip geçeceğine garanti verebileceğim bir film. Çünkü gerçek. Çünkü samimi. Çünkü içinde hala günümüzde dahi yaşananlar var. Çünkü Che ile ilgili politik mesaj içermeyen tek film. Çünkü bu filmi izleyip etkilenmemek mümkün değil. Çünkü daha 23 yaşındayken bu fikirlere sahip, halkının yaşadıklarına tanık olup arkasını dönüp gitmeyen bir adamın kat ettiği yolun başına gitmek, onu bide oradan görmek tarifsiz bir zevk...

Motosiklet Günlüğü, hayran bırakan oyunculuklarıyla Gael Garcia Bernal ve Rodrigo de la Serna başrolleri paylaşırken, yakın zamanda On The Road filmiyle ismini sıkça duyuran Brezilyalı yönetmen Walter Salles' in gözünden seyirciye sunuluyor. Güzel mi güzel müziklerin eşlik edeceği, beğeni garantili bu iki saati sizlere tavsiye ediyorum. 


Benim izlememe ön ayak olan ve asla boş tavsiye vermeyen sweet drop' a kocaman sevgiler, teşekkürler.. 

10 Nisan 2013 Çarşamba

Searching for Sugar Man


Elvis' ten bile ünlü olan fakat bu durumdan haberi dahi olmayan Mr. Rodriguez ile tanışmak ister misiniz?

Bir barda arkası dönük şarkısını söyleyen bir adam ve onu keşfeden iki yapımcı. Sonrasında çok güvendikleri ve büyük ses getireceğine inandıkları bir albüm. Sonuç? Hüsran... Albüm Amerika' da neredeyse hiç satılmaz. "Cold Fact albümü var mı?" sorusunun cevabı "O kimin albümü?" dür. Siz hesaplayın artık hüsranın boyutunu. Ama işin ilginci yapımcılar bu albümden hiç pişman değillerdir. Rodriguez ile çalışmaktan dolayı büyük mutluluk duyarlar. Bir tanesi çalıştığı en iyi on adam içine sokar ki o on adam diye bahsettiklerinin içerisinde The Doors' tan tutun da The Beatles' a kadar birçok o zamanın büyük isimleri vardır. Diğeri de Bob Dylan' ından sonraki en iyi söz yazarı olduğunu düşünmektedir.

Albümümün bu gidişatı sonrası Rodriguez ortalıktan kaybolur. Rodriguez hakkında en ufak bir somut bilgisi dahi olmayan yapımcılarda zaten onu bulma gayretine girmezler. Rodriguez' i belli sebepler* yüzünden merak edenler bir şekilde* toplanarak Sixto Rodriguez' i tanıma, bulma, akıbetinin ne olduğunu öğrenme çalışmaları başlamıştır. Peki bu çalışmalar nasıl sonuçlandı? Başta bahsettiğim Elvis' ten bile ünlü olup haberi olmaması da neyin nesiydi? Böyle bişey mümkün müdür?

Bu soruların cevabı olan belgesel Searching for Sugar Man... Belgesel ama önceden izlediğiniz belgeseller gibi değil. Film gibi bir belgesel. Öykü içinde öyküsü var, kurgusu var. Olay akışlarını bir diğer deyişle sürüm, düğüm ve çözüm akışı o kadar iyi o kadar güzel düşünülmüş ki bu 86 dakikayı sadece belgesel diye kısıtlamak bana göre haksızlık olur.

Müzikle iç içe bir belgesel. Böyle olduğu için de kulaklarınıza bayram ettirecek, seyir boyunca ayağınızın tempo tutacağı şarkıların biri bitip diğeri başlıyor. Kullanılan tüm parçalar zaten Rodriguez' e ait. O hiç iş yapmayan albümlerden parçalar. Hangi parça hangi albümden olduğunu ekranın bir köşesinde şarkı girdiği an beliriyor. Ama size temin ediyorum ki son jenerik akıp, o son şarkıyı dinleyip video oynatıcısını kapattığınız zaman tek yapmak isteyeceğiniz soundtrack albümünü almak ( indirmek ) olacak. Bunun yanı sıra Rodriguez ve onunla ilgili bilgi edinmek için canlarını dişlerine katan o insanları tanımak sizlere gerçekten bambaşka duygular yaratacak. Film bir sürü adaylık ve ödül kucaklamış durumda. Ama illa bir referans istiyor, ödüller benim için önemlidir diyorsanız En İyi Belgesel Oscar heykelciğini aldığını ve bunu diğer adayları izlemeden bile hakkettiğini söylemeliyim.

Bir müzik adamının hikayesi. Hayal ettiği hayatı kaçırmış ama bundan bir saniye dahi pişman olmamış bir adamın hikayesi. Müziğe aşık insanların hikayesi. Müziğin hikayesi Bir Şarkının Peşinde...


* belli sebepler ve bir şekilde* : Ancak belgeseli izleyeceğiniz zaman öğrenmeniz gereken sebepler. Sürpriz bozan durumlar olmasın diye "belli sebepler" yazarak durumu genellemiş bulunmaktayım. 

4 Nisan 2013 Perşembe

Lemale et Ha'halal


İsrail' in Oscar adayı olan Boşluğu Doldurmak İstanbul Film Festivalinin "Kadın Hikayeleri" programı dahilinde gösterilen filmlerden bir tanesi. Programın adından da anlaşılacağı üzere bu bölümde gösterilen filmlerin anlatıcıları kadınlar. Onların hikayelerini gene onların gözlerinden izliyoruz.

Fill The Void, Tel Aviv' in aşırı dindar Hasid cemaatinden bir ailenin başlarından geçen üzücü bir olayı ve bunun sonucunda allak bullak olan hayatlarını "toparlayabilme" çabalarını anlatıyor. Evin küçük kızı Şira 18 yaşına girmenin verdiği hükümlülük gereği artık evlenmesi gerekmektedir. Lakin cemaatin öngördüğü üzere bir kızın evlenebilmesi için erkeğin önce cemaat içindeki uygun kızı isteyip seçmesi, bir aracıya telefon edip görüşme talep etmesi ve görüştükten sonra ise gene erkeğin evlenip evlenmeyeceğine karar vermesi gibi kuralları içermektedir. Bu nedenle yaşınızın artıp hala talep görmemiş olmanız demek buradaki kızların geleceğinin iyi olmayacağı anlamına gelir. Neyse ki Şira' ya uygun bir talip çıkmıştır. Görüşmek için belirlenin günün gelmesini beklerken 9 aylık hamile olan ablası doğum sırasında ölür. Bu ölüm ve doğan bebek karşısında tüm düzenleri altüst olan ailenin toparlanması sağlayacak kişi belki de sadece Şira olacaktır.

Bir yandan katı dini kurallar diğer yandan da geleneklerin ışığında önüne geçilmez aile kurallar ve bu ikisinin arasında sıkışıp kalan Şira... Şira, hayallerine kavuşmak için gün sayarken hayatını daha önce hiç tahmin etmediği bir yöne doğru çevirebilecek midir? Ona bu değişim sağlayacak kararları verebilecek cesarete sahip olacak mıdır?

Bir kadının gözünden hikayeler dedik. Bu filmin kadını ise Şira.. Ona hayat veren isim ise Hadas Yaron. Su gibi bir kız maşallah. Oyunculuğu da güzelliği gibi izlenilmeye değer. Zaten birçok ödül töreninden eli kolu dolu dönmüş. Aynı durum film içinde geçerli. Film İsrail' in Oscarları olarak tanınan İsrail Sinema Akademisi ödüllerinden En İyi Film dahil tam yedi dalda ödül almış. Filmde rol alan tüm isimler göz dolduran oyunculuklar sergiliyorlar. Filmin tamamında kendini dine adamış adamlar, kadınlar görüyorsunuz. Özel hayatlarında da bu görüşe sahip, bu felsefeyi benimsemişler diye düşünüyorsunuz filmi izlerken. Gel gör ki uzaktan yakından alakaları yok. Bu da ne kadar gerçekçi oynadıklarına dair birer delil olabilir.

Oscar' a yollamak üzere seçtikleri diğer adayların nasıl olduğunu bilmiyorum ama İsrail sinemasının eli yüzü gayet muntazam işler çıkarması ve Oscar adayı filminin kalitesi "ilerleyen günlerde sizlere daha da güzel filmler izleteceğiz." der gibi. Bakalım, izleyip göreceğiz...

8 Aralık 2012 Cumartesi

Dağ


Hadi tüm önyargılarını bir kenara bırak.. İster duygu sömürüsü aşılıyor olsun, ister milliyetçilik duygularını göze sokmaya çalışıyor olsun vs vs.. Nice bahaneleri barındıran bir film olsun lakin ciddi bir emek var mı işin içinde diye durup bir sor kendine.. Hadi yumulun eleştiriyoruz demeden, tartıp biçip sakince görüşlerini bildir, ne kaybedersin ki.. Her ne kadar Türkiye sınırları içinde bir hayli zor olsa da bu durum hadi bu film için biraz deneyelim..

Dağ' ın önünde ciddi bir engel var. O engelin ismi de Nefes: Vatan Sağolsun.. Büyük, ciddi ve yeri mutlaka "efsane" filmler içinde yer alması gereken bir engel. Türk sinemasında çok değil neredeyse hiç çekilmeyen bir türdür; savaş, asker hikayeleri anlatan filmler.. Bundan sebeptir ki çekilen her yeni asker filmi bir diğeriyle kıyaslama çabasına girilir. Nitekim bu film için de öyle oldu lakin gene acımasızca ve sadece eleştirmek için yapılarak.. Ama bunlara gerek var mıydı? Kesinlikle yoktu..

Dağ, anlattığı hikayeden tutun çekimlerine, oyuncularından tutun filme eşlik eden müziklere kadar tümüyle başka bir iş. Nefes, anlattıklarını bir meyve sepetinde sundu bizlere. O karakol içerisindeki tüm askerler sepetteki meyveler oldu. Hepsinin apayrı bir hikayesi ve birer acısı vardı..Derinlemesine olarak hiçbirinin hikayesini öğrenmedik. Komutanın özeli dışında diğerlerinin "asker"lik öncesindeki hayatlarına tanık olmadık. Öyle ilerledi hikaye, olaylar çözülmeye geldiğinde ise hepsi bir oldu. Olayların hepsi bir noktada toplandı ve patladı.. Dağ filminde ise Nefes' in aksine meyve sepetinden sadece iki tane meyve seçildi. Hikaye sadece o iki karakterin gözünden anlatıldı. Anlattıkları, dertleri, çözüm yolları bambaşkaydı. Onların "asker"lik öncesindeki hayatlarına da tanık olduk, nerelerden,nasıl geldiklerini de öğrendik.. İki filmin girişleri başka, gelişmeleri bambaşka, sonuçları ise apayrıydı.. İki filmi illa kıyaslama yoluna gidecek olursak ortak birkaç nokta bulmamız gerekmez mi? Bu iki filmin buluştukları ortak payda; karakterlerin asker olması ve savaş içinde oldukları adamların aynı taraftan olması olabilir. O kadar.. 

Dağ, Oğuz ile Bekir' in hikayesi. Kısa dönemli ile uzun dönemli askerin hikayesi. Askerlik öncesi ve sonrası hikayesi.. Kamera açıları ve çekimler, o zor hava şartlarında ve mekanlarda çekilmiş olmasına rağmen çok ama çok iyiydi. Kaliteli, göz yormayan.. Oğuz rolündeki Çağlar Ertuğrul ve Bekir rolündeki Ufuk Bayraktar.. Filmin ana malzemesi Oğuz ile Bekir olunca bu oyunculara çok büyük bir iş düşmüş. Ufuk  Bayraktar' dan bahsetmeye gerek var mı bilmiyorum. Hakkında ne kadar konuşulsa, göklere ne kadar çıkarılsa hakkıyla olacak bir isim. Gene enfes bir iş çıkarmış burada da. Çağlar Ertuğrul da Oğuz' un yansıtması gereken profili hakkıyla izleyene veriyor. Hakkında konuşulacak oyunculuk yok elbette ama sırıtmıyor da..

Sonuç olarak Dağ kıyaslama yapılmaması gereken, kısa hikayesini en iyi şekilde kurgulayıp aktarabilen su gibi akan güzel bir film olmuş.. Biz böyle kıyaslama yapalım, aman hiçbir işi beğenmeyelim, sonra da Türk sinemasından olağanüstü filmler bekleyelim peki! Biz daha nice şifreler çözer, çakallarla dans eder, ivediklere güleriz bu kafayla.. Adam gitsin senaryoda iki üç yeri değiştirsin film çektim diye çıksın milyonları devirsin gişede. Adamlar olmayanı, yapılmayanı çekelim deyip, o soğukta bu çekimleri yapsın seyirci sayısı 300.000 i bulamasın. Ne demeli ki acaba! Müstahak cuk olur sanki.. 

Filmin dışına çıkıp bişey demek isterim. Her filmde malum izlediğimiz sevgili, nişanlı sahneleri. Askerden gelmesini bekleyemeyecek kadar sabırsız, vicdana sahip olduğunu sanan bayanlar.. Bu bayanların adamları bırakışları, zorla konuştuğu aşikar olan telefon konuşmaları ve benzeri sahneler.. Filmler elbette ki gerçekte olanı yansıtıyor. Bu durum birilerinin başına, başlarına gelmiş ki filmlere konu olmuş, oluyor. Yapmayın be! Harbiden yapmayın. 5,15 ay ya da her ne kadar ise bekleyin, ölmezsiniz.. Sıkıntıdan ya da beklemekten kimsecikler ölmez.. Senin "ay ben onun yolunu gözlüyorum, sabredemiyorum" cümlesini söylettiren psikolojiyle o adamın orada ne halde, nasıl bir konumda, neler yaşadığı belli olmayan psikoloji aynı mı! Asla.. Empati kurmayı azıcık öğrenin.. Gerçi kuracağımız empatiyle bile asla onların psikolojisine erişemeyiz ya neyse hiçbir şey yapmamaktan iyidir. Askere gidecek diye kulu kölesi olun demiyorum ama vicdansız da olmayın..

3 Kasım 2012 Cumartesi

Uzun Hikaye


Kitapların sinemaya uyarlanmaları sonucu ortaya çıkan filmlerin ne kadar kötü olduklarını şimdiye kadar çok gördük.. Uyarlamalarda genellikle, kitaptan aldığınız hiçbir zevki alamazsınız. Sayfaları çevirdikçe içinize işleyen sevinç, hüzün, acı, intikam neyse o duygu, hissiyat onu hiçbir film size veremez. He kitabı çok sevmemiş, beğenmemiş isem "bakayım filmi nasıl olmuş?" deyip izlerim orası ayrı. Ama okuduğum ve hayatımın en özel köşesine yerleştirdiğim bir kitabın filmi çekiliyorlarsa izlemem, açık ve net.. En iyi yönetmenler, senaristler toplanıp çeksinler izlemem, dedim şimdiye kadar.. Uzun Hikaye' ye kadar.. Çok kararsız kaldım, gösterime girdiği günden bugüne kadar her seferinde gitme dedim. Kafanda oluşturdukların, hissettiklerin sende kalsın. Bozulmasın büyüsü dedim.. Ama baktım ki olmuyor; yorumlar hep iyi yönde, Kenan' ı merak ediyorum nasıl olmuş, Sosyalist Ali' yi nasıl canlandırmış. Sorular, sorular.. Meraka yenik düşüş ve gösterimden kalkacağı günün son seansına dalış.. Zamanlama harika, salonda bir tek ben.. Koca salonda bir ben bir de Sevdaköylü sakinleri.. Kitabı bir kenara koyuyorum o dakikadan sonra, başlıyorum uzun bir süre aklımdan çıkmayacak iki saattin keyfini çıkarmaya...

Kitap hakkında burada iki, üç kelam bişeyler demiştim. Çok sevmiştim Mustafa Kutlu' nun incecik sayfa sayısıyla anlattığı uzun hikayeyi. Ali' nin "iyi" insan tanımını, Ali'nin Münire ile masum, Mustafa ile derin ilişkisini, elalemin hak hukuk kelimelerini ağızlarından düşürmedikleri bir devirde iş icraata geldiğinde etrafta kimsenin kalmadığını, her ne olursa olsun umudu yitirmeden her seferinde yeniden başlayabilmenin sevincini yani kısaca hayata karşı verilen her türlü mücadelenin yılmadan, usanmadan verilişini sevmiştim kitapta. Kitapta bu olayların yalın bir şekilde aktarılmasını sevmiştim. Doğal bir şekilde aktarılıp, acıtasyon yapmadan hissettirebilmesini sevmiştim. Ben de onlarla beraber seyahat etmiş, onlarla mücadele etmiştim sanki. Mustafa Kutlu öyle içten yazmıştı ki içine almıştı beni Ali ile Mustafa'nın iç ısıtan hikayelerine.. İşte Osman Sınav da bu yalınlığı filme katmıştı. Kendinden başka şeyler katmaya çalışmadan kitapta olanı filme aktarmaya çalışmıştı. Bu sebeptendir ki bu filme gittiğim için hiç pişman değilim.. Kitaptaki doğallığı yansıttığı için, egosuna yenik düşmeyip  kitabı rezil etmediği için sonsuz teşekkür ederim Osman Sınav'a. Elbette filmin sonu hakkında denilecek birkaç sözüm var ama spoilera gerek yok. Bırakaydı da olduğu gibi kalaydı keşke deyip, kaçarım..

Oyuncular.. Liste bir hayli uzun. İsimler de baba isimler. Hepsinin başarılı seçimler olduğunu düşünüyorum. Film için ellerinden geleni yapmışlar. Kenan İmirzalıoğlu.. Adam gözümde rüştünü ispat etmiştir. Ötesi yok.. Süper, tek kelimeyle süper.. Oynuyor, izlettiriyor, sevdiriyor, filme bağlanmanızı sağlıyor.. Enfes.. Yüreğine sağlık diyelim buradan..Çok konuşulan Tuğçe Kazaz.. Olmuş, olmamış tartışılır. Filmin önüne geçmiş mi hayır. İzlettirmeyecek kadar mı kötü hayır. O zaman üstünde durmaya gerek var mı? Yok.. Devam

Müzikler.. Bayıldım. Her name, ezgi dönemi, duyguyu, filmi her türlü yansıtıyor. Soundtrack albümü arşivde bulunması gerekenlerden, kesinlikle. Hele ki "Ah bu gönül şarkıları" off.. Yok böyle bir müzik. O klarneti kim üflüyor ise onun nefesine kurban olayım ben.. Merak edenler buyrun buradan dinleyin efendim..

Çok beğendim. Kitabın yeri tabii ki her zaman olacağı gibi çok ayrı. Film için de aynı güzel sözleri söyleyebilirim, rahatlıkla. Nasıl olduysa inadımı kırıp izlediğim için mutluyum. Koca salonda filmi tek başıma izlediğim için mutluyum. Nasıl ki kitabı bitirdiğim de sevinç ile hüzün birbirine girmişti, film bittiğinde de aynılarını hissettim.. İşte öyle güzel bir yapım olmuş bu.. Filmin bitmesiyle perdede donup kalan o son kareyle başbaşa kalıp "Ah bu gönül şarkıları" eşliğinde tüm jeneriğin akmasını izlememe, izlerken uzaklara dalıp gitmeme izin veren teknisyene binlerce teşekkür. O üç dakikayı bana verip, ekranı karartmadığı için çok sağolsun.. İzleyin, sevin, bağrınıza basın hem kitabı hem de filmi.. Pişman olmazsınız...

20 Ekim 2012 Cumartesi

Alternatif The Avengers Posterleri

Dertlerini konuşma balonlarıyla anlatan çizgi romanlara ayrı bir sevgim var. Bunu The Avengers yazısında anlatmıştım. Çizgi roman uyarlaması olan bu güzelim filmi de merakla bekledim, hemen izledim, yorumumu naçizane yazmaya çalıştım. Yazısını hazırlarken topladığım posterleri böyle bir yazıda toplayayım da blogda bulunsun dedim. Buyurun, çoğu minimalist olan alternatif The Avengers posterleri..































18 Ekim 2012 Perşembe

Lore


Alman ordusu kısmi çöküş içerisindedir. Bu sebeptendir ki Nazi ordusuna hizmet eden tüm askerler teker teker araştırılıp, hapishaneye gönderilmektedirler. Lore' un babası Alman ordusunda subay, annesi de subay eşinin yapıştırıldığı etiketle gerekli görevlerini yerine getiren dominant bir eştir. Çift çocuklarını da sıkı birer Nazi yanlısı olarak büyütülmüşlerdir. Babanın ortadan yok olmasından kısa bir süre sonra anne de hapishaneye çağrılacağını bildiği için kaçmaya karar verir. Anne ve babalarının akıbetlerinden bir haber olan çocuklar artık bir başlarına kalmışlardır. Büyük abla Lore, evdeki malzemelerle belli bir süre daha idare edebilecektir. Yalnız kalıcı bir çözüm olan babaannenin yanına gitme fikrini daha fazla erteleyemez. Lore ve kardeşlerinin babaannelerine gitmek üzere yola koyulmasıyla hareketlenmeye başlayan Savaşın Gölgesinde, bu yolculuk sırasında çocukların başlarından geçen olaylar dizisini anlatmaktadır.

Film,bu zamana kadar izlediğiniz savaş sonrası filmlerinden farklı bir misyon üstlenerek; çocukların gözünden savaşı ve onların değişen psikolojilerini yansıtmaya çalışmış. Fikir ve bu fikirden yola çıkarak oluşturulan senaryo oldukça başarılı ve etkileyici. Kadronun çocuk oyunculardan oluşması başta göz korkutabilir. Ama zaman ilerledikçe, olaylar iyice sarpa sarınca o küçücük çocukların perde önünde nasıl devleşebildiklerine tanık oluyorsunuz. Henüz tanınmamış bu küçük oyuncuların bu denli iyi oynamaları gerçekten sevindirici. Bir nevi yol filmi olduğu için sabit bir mekan yok. Konaklamak için durdukları mekanlar hem dönemi hem de savaş sonrasını net bir şekilde yansıtmakta. Filmin müziklerine gelecek olursak; aklımda kalacak kadar etki yaratmamış belli ki, hiç hatırlamıyorum. Şans verilmesi gereken bir film.. 7 / 10

9 Ekim 2012 Salı

The Door


Magda, yazar olmak isteyen ve bu yüzden gün içinde sadece daktilosuyla ilgilenmek isteyen modern bir hanımefendidir. Sadece romanına odaklanmak istediği için evin genel ihtiyaçlarını karşılamak üzere kendisine yardımcı olacak birini aramaktadır. İşte bu ihtiyacı karşılayacak kişi Emerenc olacaktır. Film, Magda ile Emerenc' in tanışma sahnesiyle başlar. Emerenc, işe ihtiyacı olsa bile teklifi hemen kabul etmez, ilk önce şartlarını sıralar. Magda bu durumu biraz tuhaf karşılar lakin ileride bu hanımla ilgili öğreneceklerinin yanında bu durum oldukça sönük kalacaktır. The Door, bu iki kadının arasındaki, daha tanışma anından itibaren tuhaf olacağı belli olan ilişkiyi perdeye aktarıyor. Film, Magda ile Emerenc arasındaki işveren- işçi ilişkisini çok daha farklı yerlere taşıyarak "Değer verdiğiniz biri için onun isteklerini nereye kadar yapabilirsiniz?", " Yapabileceklerinizin bir sınırı var mıdır?" sorularının cevabını bulmaya çalışıyor. Örneğin; kişi hayatına istiyorsa bunu kabul edip, bu onun istediği diyerek ona yardım edebilir misin? yoksa ölmesini istemediğin için bunun aksini mi yapmaya çalışırsın? Yaşadığı hayat ona sadece hüzün veriyorsa, kaybedeceği hiçbir şey yoksa ve ölmek tek isteğiyse bunu ona sağlamak onun için yapacağın en büyük iyilik değil midir?  Vicdanın mı yoksa ona verdiğin değer mi ağır basacaktır?

Film belli bir seviyede tek düze ilerliyor. Filme ismini veren "kapı" olayı devreye girdikten sonra biraz hareketlense de çok büyük bir değişiklik olmuyor tabii ki. Türü dram lakin bunu öyle iç sıkarak, bunaltarak değil aksine esprilerle, yüz gülümseterek işleniyor. Çok keyifli diyaloglar, çok samimi ve iyi oyunculuklar var. Kadroda Helen Mirren harici tanıdığım kimse yok. Zaten tanımadığım isimlerin böyle iyi oynaması daha samimi geliyor bana. Müzikleri ise beğenmedim. Müzik eğer ki iyi olsaydı gerçekten etkilenilmesi gereken sahnelerde daha çok iz bırakabilirdi. Hele ki jenerik.. Korkunçtu. Jeneriği görünce içimde "sanırım bu filmi sonuna kadar izlemeyeceğim" fikri oluşmadı değil hani. Kısaca, izleyeni de izlemeyeni de pişman etmez diyelim. Güldürürken düşündüren keyifli bir dram filmi olmuş Kapı... 

11 Eylül 2012 Salı

También la Lluvia


2010 yapımı Even The RainChristopher Columbus hakkında film çekmek için Bolivia' ya gelen film ekibinin başından geçenleri anlatıyor kabaca. Filmin senarist/ yönetmeni Sebastian ile ona her konuda yardımı sağlayan sağ kolu/ arkadaşı Costa üzerinden aktarılan film, itiraf etmeliyim ki belli bir süreye kadar gayet sıkıcı ilerliyor. Biraz daha devam etseydi bırakırdım zaten izlemeyi de Tosar' ın filmi olunca dedim ki "az sabret".. Öyle böyle bitirdim filmi, pişman da etmedi..

Üzerinde çok çalıştığı senaryosunun hayata geçmesini isteyen heyecanlı ama pısırık yönetmen Sebastian rolünde Amores Perros filminde izlediğim (bu filmi izlemeyenlere şiddetle tavsiyedir) Gael Garcia Bernal görüyoruz. Başrol gibi gözükse de çok aktif oyunculuk gerektirecek role sahip olduğunu söyleyenemez. Gelelim Sebastian' ın arkadaşı, senaryonun oluşum aşamasından beri işin içinde olan, filmi en iyi koşullarda lakin ucuza getirecek şekilde çekmeye çalışan, ikilinin cesaretli olanı, en önemlisi vicdanını dinleyen sağ kol rolünde ise Luis Tosar' ı izliyoruz. Başta da dedim Tosar' ın filmi olunca sabrettim diye. İlk Celda 211 de izlemiştim kendisini. Daha öncesinde adını bile duymadığım bir adam, İspanyol sinemasından bildiğimiz Javier Bardem' den başka tanınan zaten pek yok. İşte, Javier de iyi de bu adamı da bilin! Oynuyor hani.. İçten, samimi, sırıtmadan, argoca yardırıyor.. Daha sonra Los Lunes Al Sol ve Te Doy Mis Ojos filmlerinde izledim. Üç filmle hakkında karar verilir mi verilmez mi onun hesabına girmeyelim, gerek de yok zaten çünkü  ben verdim kararımı. Bu adam iyi oynuyor, izlettiriyor, etkiliyor. Saydığım üç filmini de izlememiş olanlar izlesinler derim. Hele ki Celda 211' i izlemeyen varsa artık! bilmiyorum...

Costa, figüran olarak çevredeki yerel halkı kullanarak işi ucuza getirmeye çalışır. Bunda başlarda hiçbir sorun yoktur. Lakin yerel halkın başındaki "su" derdi gittikçe büyür, halk ayaklanır. Çekilecek filmin kilit sahnesi için gerekli oyuncu ayaklanmanın baş adamı olunca, Sebastian ve Costa sıkışır. İkilinin bir karar vermesini gerektiren bu durum, vicdan muhakemesini kimin, hangi yönde yaptığını görmemizi sağlar. 

Mekan, müzik, çekimler, oyunculuklar iyi; senaryo eh işte. Aslında senaryo da iyi lakin önem verilecek bölümün tam olarak neresi olacağına karar verilmemiş gibi. "Su" problemi mi yoksa film çekilmesinde yaşanan engeller mi? Tosar' ın izlediğim en zayıf filmi.. Yukarıda saydığım filmlerden izlemediğiniz varsa onlardan seçin, sonra buna şans verin derim. Pek puan verme meraklısı değilim yalnız bu film için "ne iyi ne kötü" durumunu anlatmak için 7,5 verdiğimi iletmek isterim sevgili okur... 

9 Eylül 2012 Pazar

Total Recall


İstediğiniz hayatı dakikalarla sınırlı olsa dahi yaşamak ister miydiniz? İstediğiniz eve, eşe, mesleğe, fanteziye yani aklınıza ne geliyorsa onu elde etmek, istediğiniz kişi olabilme şansınız olsaydı denemek istemez miydiniz?  Öyle bir imkanın olmasını bilmek bile ilgi uyandırıyor insanda. Douglas bu imkana ve şansa sahip birisiydi. Sadece şansını denemek istedi. Hayatının sıradanlığına daha fazla dayanamayan ve içini kemiren merak duygusuna daha fazla hükmedemedi. Hayallerine ulaşmasına saniyeler kala olanlar olur ve isteğine kavuşur. Artık hayatı hiç de sıradan değilidir..

"We Can Remember It For You Wholesale" adlı kısa öyküden yola çıkarak senaryo haline getirilen film, ilk olarak 1990 yılında aynı isimle beyazperdeye uyarlanmış. O filmde Terminatör baba Arnold Schwarzenegger (Evet, soyadını kopyala-yapıştır yaptım.) tarafından canlandırılan Douglas karakteri, yeni uyarlamada Colin Farrell tarafından canlandırılıyor. 1990 yılındaki yapımı izlemedim o yüzden bir kıyaslama yoluna gidemeyeceğim. Filmin diğer oyuncuları Jessica Biel ve güzelliğine ayrı bir hayran olduğum Kate Beckinsale. Daha önce farklı filmlerde izlediğimiz bu isimlerden boyut atlatıp olağan dışı, hayran bırakacak oyunculuklar beklememiz bir hayli salaklık olurdu zaten. Colin Farrell' ı da bir sevemedim. Oynuyor adam ona diyecek laf yok da işte, neyse.. Underworld serisiyle adından söz ettiren Len Wiseman 'ın (Kate' in kocası olur kendileri.) yönettiği film, ilk filmden biraz çürük olacak ki IMDb' den 6,3 Metacritic' ten 43 almış. İlk filmin puanları ise şöyle; IMDb - 7,5 Metacritic - 57. İki film için de puanlara bakarak iyi bir şeyler söylenemez kaldı ki oylama yapan kişi sayısı da önemli lakin Arnold amcanın oynadığı film biraz daha önde kapatacak gibi. Film, yukarıda bahsettiğim Douglas karakterinin Rekall adlı hayal dünyasına yolculuk yapmayı sağlayan makineye girme isteğiyle başlar. Hayatı olarak bildiği tüm gerçeklerin aslında var olmadığını öğrenir. Tüm doğrularının yanlış olduğunu öğrenmesiyle alt üst olan hayatını tekrar çözmeye ve kim olduğunu öğrenmeye başlıyor Douglas.

Film bol aksiyonlu olduğundan zaman nasıl geçiyor anlamıyorsunuz. Bir kavga bitmeden diğeri başlıyor, oradan oraya koşuşturma derken geçiyor zaman. Temposu yüksek yani filmin. Oyunculukların hiçbir artısı yok. Senaryo eh işte. Eksik kalan birçok yer var. Mekan seçimleri ve efektler yerinde. Atıştırmalık bir film sadece. 6'nın( 5,5'tan) üstüne çıkamaz, çıkmamalı.. Yazarken 6' nın çok olduğuna karar verdim hatta.

30 Ağustos 2012 Perşembe

Alternatif 500 Days of Summer Posterleri

Bugüne kadar izleme sayımın 6'ya ulaştığı ve bu sayının daha da artacağına emin olduğum film ( 500 ) Days of Summer.. Filmin kendisi gibi nefis ve bugüne kadar pek rastlanmamış olan posterleri, buyrun bakalım..



























Alternatif son : )


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...