Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Temmuz 2013 Salı

Hayat = Tiksinti, Utanç...

" Hayat beni önüne katıp sürüklemesin diye sürüklediklerine bakıp onlardan ayrı bir baş tutmak istedim. Çünkü hayattan iğreniyordum. Nesini öğrenip, anlayıp, anlamlandırılmış haline şahit olsam, ikna olsam da bu iğrenme duygum ve burada olmadan duyduğum utanç hiç geçmedi. Bunu kime şikayet edeceğimi çok düşündüm, bu utancı kime aktarayım diye dört döndüm, nafile. An oldu ya da gün oldu şartlar sebebi ile iğrenmede beni geçenler de gördüm ama buna hiç inanmadım. Onlar hayattan değil şartlardan iğreniyorlardı. Ben bütün şartları sıyırdığımda kalandan iğreniyordum, tabakta kalandan değil ya da önüme konandan değil, tabağın kendisinden ve önüme bir şey gelmesi, konması halinden iğreniyordum. Bu tiksintim hiç hafiflemedi. "

Coşkuyla Ölmek (Şule Gürbüz), sf 42.


23 Haziran 2013 Pazar

Otostopçunun Galaksi Rehberi


Sürekli başıma gelen bir durumdur; elimin altında okunacak kitap-lar- olsa dahi bambaşka bir kitap vardır aklımda adını hep duyduğum, keşke okusam dediğim.. İşte o keşkeyi reele dönüştürebildim aylar önce ama nasip şimdiye konuşmakmış, o zaman başlayayım...

Otostopçunun Galaksi Rehberi.. Kitaplarla az çok ilgisi olan herkesin mutlaka ismini duymuş, ciltli halini görüp hey maşallah be diye içinden geçirmiş olduğu kült kitap. Ansiklopediden bozma görüntüsü netteki yorumlardan anladığım kadarıyla bazılarının gözünü korkutmuş, almaya, okumaya çekinmişler. Buradan o şahsiyetlerin kulaklıklarına eğilip var gücümle şu şekilde haykırmak istiyorum;   "asrın hatasını yapıyorsun ey ölümlü"... ( Çok kibar oldu gerçi daha farklı bişeyler söylemek lazım. )

Aranızdan kaç kişi süregelmiş konforundan, alıştığı düzenden kolaylıkla vazgeçebilir? Peki çok sevdiğiniz, her köşesini sizin yerleştirdiğiniz evinizden? Belediyenin kalkıp bir gün "yıkıyoruz kardeş evini, buradan yol geçecek, hadi bakalım çıkma vakti." dese "eyvallah kardeş, tabii ki belediyeye can feda" kaçımız diyebilir? Arthur Dent de sizin gibi düşünüp, güzelim evimi kimselere yar etmem diyor kapısına dayanan görevlilere. Tabii ki bu durum yetmiyor birebir üstlerine gitmek gerek. İleri ki günlerde  rutin haline gelecek buldozer önünde çamur içinde yatma günleri başlıyor Dent için. Gene o günlerin birinde Dent'i n göz hizasında bir karartı oluyor. Gölgenin ne olduğunu anlamak için merakla açtığı gözlerinin önünde, takıldığı bardan tanıdık bir sima Ford Prefect. İşte bu tanışma sonrası başlıyor tüm hikaye.

Bu ikiliye yüce başkan Zaphod, depresif robot Marvin, Trillian, Vagonlar, Derin Düşünce derken (şu an aklıma gelmeyen birçok isim) bir sürü isim ekleniyor ve olaylar katlandıkça katlanıyor. Oturup en başından nasıl başladığını, olayların nasıl ilerlediğini ve nasıl sonuçlandığını anlatacak değilim. Siz de zaten sakın ha okumayın. Eğer ki bu kitap hakkında en ufak bişey okursanız tüm büyüsü, tüm orijinalliği gider. Tıpkı tüm kitaplarda olduğu gibi. Zaten anlam veremiyorum eleştiri yazısını kitabın girişinden bir kuple, gelişmesinden bir kuple yazıp hadi gene şanslısınız bak sonunu söylemiyorum deyip yayımlayanlara. Keza arka kapak yazısını yazıp bide yazar hakkında bilgi verip bak ben kitabı yazdım diyenleri de. Umarım bir tek bana saçma gelmiyordur bu durum?

Galaksimize dönelim. Ucu bucağı olmayan, evrenin sonunda muazzam lezzetli yemeklerin yapıldığı bir restoranı olan galaksimizde işler yolunda değil bir şekilde. Bir soru var ki cevabı bilindiği halde ne anlama geldiği bilinemeyen. İşte bu soru ki bizimkileri oradan oraya sürükleyen, maceradan maceraya atlatan, her bir sayfasını yok artık canım diyerek çevirmenizi sağlayan, hele ki bir dipnotları var ki o dipnotları okudukça "ya sen nasıl bir kitapsın allasen!" demenizi sağlayan bir kitap bu. Absürt komedi / bilim-kurgu filminin sayfalarını çevirir gibi okuyacağınız bir kitap bu. Bir kitabın bu kadar komik olamaz demenize sebep olacak bir kitap. Bu kitap ki her ölümlünün tüketmesi gereken bir kitap o kadar...

Ciltli almayıp sırayla okuyacağım diyorsanız, sırasıyla kitaplar; "Otostopçunun Galaksi Rehberi", "Evrenin Sonundaki Restoran", "Hayat, Evren ve Herşey", "Elveda ve Bütün O Balıklar için Teşekkürler" ve son olarak " Çoğunlukla Zararsız". Ayrı ayrı okuduğum için kitaplar arasındaki farkı az çok  kestirebiliyorum. Ciltli olarak okuyan tek bir kitabı okuyormuş gibi hissettiği için belki anlayamaz. Kaldı ki ayırt edecek çok da bişey yok. İlk iki kitap su gibi aktı elimde. İlk sayfadan kendine bağlamayı başarıyor. Üçüncü kitap daha bir yüzeyseli durağan gidiyor ilk iki kitaba ve son iki kitaba göre, adeta bir köprü görevi görmüş gibi diyebilirim. Ama sıkıyor mu haşa! Şu kitaba sıkıyor diyen çarpılsın zaten direk! Zevkler, renkler fasa fiso bırakın yani! "Çoğunlukla Zararsız" ın yeri farklı tabii. Veda etmeyi istemediğiniz birini terminale bırakır gibi. Aynen bu hisle çeviriyorsunuz sayfaları. Zaten bitmesin diye son sayfaları inadına okumadım, valla okumadım. Ama her güzel şeyin illa ki kaçınılmaz bir sonu vardır. Kapattım son kapağını dayadım göğsüme, sevdim küçük kitabımı. Her okuduğum kitabı seviyorum, ya daha çok ya daha az.. Hepsini almıyorum bağrıma en son Uzun Hikayeyi almıştım, şimdi de bu! Bu ne diye sizin için bir kıstas olsun bilmiyorum. Ama öyle işte çok sevdim ben bu kitabı...

Ciltli okumadım ama her kitabevine gidişimde elime alıp severdim. Ta ki birkaç güne kadar. Hayatımda alıp alabileceğim en güzel hediyeyi aldım. Kutu içinden kitabevinde elimde gezdirdiğim ama o kapıdan çıkarken hazin bir şekilde ayrılmak zorunda kaldığım o muazzam ciltli güzellik karşımda. Yaşadığım mutluluğu varın siz tahmin edin. Yollayanın elleri, yüreği dert, keder görmesin inşallah!

Otostopçunun Galaksi Rehberi bir kült. Her kafanın yazamayacağı, her işini iyi bilen insanın bu kadar geniş bir yelpazeye çıkamayacağı bir iş. Bundan mahrum kalmak, kalmamak sizlere kalmış. Bu kitap hakkında aylar sonra iki üç kelam etmenin buruk gururuyla sizlere tavsiye ediyorum. 42' nin anlamını bilmeden, boynunuza bir havlu atmanın ne demek olduğunu bilmeden göçmeyin, okuyun!


31 Ocak 2013 Perşembe

Hikayem Paramparça


Erken Kaybedenler ile kalemini sadece macera- polisiye türünde kullanmadığını net bir şekilde okuyucularına kanıtlayan Emrah Serbes' ten yeni bir güzellik daha, Hikayem Paramparça..

Alper Canıgüz, Hakan Bıçakçı, Murat Uyurkulak ve nice yazarların oluşturduğu birliktelik Afili Filintalarda yazan Emrah Serbes sitede yayınladığı 89 madde içerisinden bir seçki hazırlamış. 68 maddeden oluşan bu seçkinin yanına bide " Galip İşhanı" öyküsünü eklemiş. Tüm bunlar sonucu oluşan bir kitap Hikayem Paramparça. Bu 68 maddenin kimisi sadece bir cümleye sığmış büyük bir ders kimisi de en fazla üç sayfaya yayılmış kısa ama anlamlı hikayeler.. Bu maddelerin çoğuna " evet, evet, lanet olsun ki haklı, ne de güzel söylemiş.." diyecek, bunları mırıldanarak sayfaları çevireceksiniz. Her insan bu kitaptan aynı tadı, aynı dersi almayacak elbette lakin illa ki bişeyler alacak. Bu kitabın son sayfasını okuyup, kapağını kapattığında kendini düşünürken bulacaksın. Derin düşüncelere dalacaksın. Lakin dediğim gibi kimisi bu düşüncelerden dersini alıp yazacak bir köşeye kimisi de "vay ne de yazmış, yardırmış gene koçum benim" deyip iki üç hikayedeki komik satırlara takılı kalacak..

"Afili Filintalar bölümünde olan o maddeleri netten okuruz, kitaba ne gerek var? " bu sorunun tek cevabı Galip İşhanı olacaktır. Kitabın son bölümünü oluşturan bu hikaye başlı başına bir kitap olacak türden. Paramparça olan asıl bu hikaye. Yenik Galip' in hikayesi. Galip' in arkadaşının hikayesi. Aslında hepimizin, her türlü canı yanmışların hikayesi.. Evet o maddeleri siteye girip "Emrah Serbes" etiketini tıklayarak da okuyabilirsiniz fakat bu hikayeyi okuyamazsınız. Ama bu hikaye okunmalı.. Okunmalı. Galip' e üzülmeli. Ona üzülürken aslında kime üzüldüğünü anlayacaksın. Arkadaşına üzülmeli. Ona üzülürken de aslında kime üzüldüğünü anlayacaksın.. İçeriden, içimizden bir hikaye Galip' in hikayesi..


"Tanrı zaten affeder, konsepti bu, bağışlayıcı olmak. Ama güçsüz olanın konsepti bu değil, onun elinde tek silah var, affetmemek." 

"Gören bir adamı herkes yumruklayabilir. Esas cesaret körü yumruklayabilmekte. Bir kör yumruk yediğinde bunu karanlığın içinden gelen bir mesaj olarak algılar çünkü, kader gibi, gerçek hayatın sillesi gibi. Niçin yazıyorum? Şuurumdaki kör bölgeler için..."

3 Kasım 2012 Cumartesi

Uzun Hikaye


Kitapların sinemaya uyarlanmaları sonucu ortaya çıkan filmlerin ne kadar kötü olduklarını şimdiye kadar çok gördük.. Uyarlamalarda genellikle, kitaptan aldığınız hiçbir zevki alamazsınız. Sayfaları çevirdikçe içinize işleyen sevinç, hüzün, acı, intikam neyse o duygu, hissiyat onu hiçbir film size veremez. He kitabı çok sevmemiş, beğenmemiş isem "bakayım filmi nasıl olmuş?" deyip izlerim orası ayrı. Ama okuduğum ve hayatımın en özel köşesine yerleştirdiğim bir kitabın filmi çekiliyorlarsa izlemem, açık ve net.. En iyi yönetmenler, senaristler toplanıp çeksinler izlemem, dedim şimdiye kadar.. Uzun Hikaye' ye kadar.. Çok kararsız kaldım, gösterime girdiği günden bugüne kadar her seferinde gitme dedim. Kafanda oluşturdukların, hissettiklerin sende kalsın. Bozulmasın büyüsü dedim.. Ama baktım ki olmuyor; yorumlar hep iyi yönde, Kenan' ı merak ediyorum nasıl olmuş, Sosyalist Ali' yi nasıl canlandırmış. Sorular, sorular.. Meraka yenik düşüş ve gösterimden kalkacağı günün son seansına dalış.. Zamanlama harika, salonda bir tek ben.. Koca salonda bir ben bir de Sevdaköylü sakinleri.. Kitabı bir kenara koyuyorum o dakikadan sonra, başlıyorum uzun bir süre aklımdan çıkmayacak iki saattin keyfini çıkarmaya...

Kitap hakkında burada iki, üç kelam bişeyler demiştim. Çok sevmiştim Mustafa Kutlu' nun incecik sayfa sayısıyla anlattığı uzun hikayeyi. Ali' nin "iyi" insan tanımını, Ali'nin Münire ile masum, Mustafa ile derin ilişkisini, elalemin hak hukuk kelimelerini ağızlarından düşürmedikleri bir devirde iş icraata geldiğinde etrafta kimsenin kalmadığını, her ne olursa olsun umudu yitirmeden her seferinde yeniden başlayabilmenin sevincini yani kısaca hayata karşı verilen her türlü mücadelenin yılmadan, usanmadan verilişini sevmiştim kitapta. Kitapta bu olayların yalın bir şekilde aktarılmasını sevmiştim. Doğal bir şekilde aktarılıp, acıtasyon yapmadan hissettirebilmesini sevmiştim. Ben de onlarla beraber seyahat etmiş, onlarla mücadele etmiştim sanki. Mustafa Kutlu öyle içten yazmıştı ki içine almıştı beni Ali ile Mustafa'nın iç ısıtan hikayelerine.. İşte Osman Sınav da bu yalınlığı filme katmıştı. Kendinden başka şeyler katmaya çalışmadan kitapta olanı filme aktarmaya çalışmıştı. Bu sebeptendir ki bu filme gittiğim için hiç pişman değilim.. Kitaptaki doğallığı yansıttığı için, egosuna yenik düşmeyip  kitabı rezil etmediği için sonsuz teşekkür ederim Osman Sınav'a. Elbette filmin sonu hakkında denilecek birkaç sözüm var ama spoilera gerek yok. Bırakaydı da olduğu gibi kalaydı keşke deyip, kaçarım..

Oyuncular.. Liste bir hayli uzun. İsimler de baba isimler. Hepsinin başarılı seçimler olduğunu düşünüyorum. Film için ellerinden geleni yapmışlar. Kenan İmirzalıoğlu.. Adam gözümde rüştünü ispat etmiştir. Ötesi yok.. Süper, tek kelimeyle süper.. Oynuyor, izlettiriyor, sevdiriyor, filme bağlanmanızı sağlıyor.. Enfes.. Yüreğine sağlık diyelim buradan..Çok konuşulan Tuğçe Kazaz.. Olmuş, olmamış tartışılır. Filmin önüne geçmiş mi hayır. İzlettirmeyecek kadar mı kötü hayır. O zaman üstünde durmaya gerek var mı? Yok.. Devam

Müzikler.. Bayıldım. Her name, ezgi dönemi, duyguyu, filmi her türlü yansıtıyor. Soundtrack albümü arşivde bulunması gerekenlerden, kesinlikle. Hele ki "Ah bu gönül şarkıları" off.. Yok böyle bir müzik. O klarneti kim üflüyor ise onun nefesine kurban olayım ben.. Merak edenler buyrun buradan dinleyin efendim..

Çok beğendim. Kitabın yeri tabii ki her zaman olacağı gibi çok ayrı. Film için de aynı güzel sözleri söyleyebilirim, rahatlıkla. Nasıl olduysa inadımı kırıp izlediğim için mutluyum. Koca salonda filmi tek başıma izlediğim için mutluyum. Nasıl ki kitabı bitirdiğim de sevinç ile hüzün birbirine girmişti, film bittiğinde de aynılarını hissettim.. İşte öyle güzel bir yapım olmuş bu.. Filmin bitmesiyle perdede donup kalan o son kareyle başbaşa kalıp "Ah bu gönül şarkıları" eşliğinde tüm jeneriğin akmasını izlememe, izlerken uzaklara dalıp gitmeme izin veren teknisyene binlerce teşekkür. O üç dakikayı bana verip, ekranı karartmadığı için çok sağolsun.. İzleyin, sevin, bağrınıza basın hem kitabı hem de filmi.. Pişman olmazsınız...

11 Ekim 2012 Perşembe

Yabancı

İnsan... Canlı grubundaki bitki ve hayvanlardan "düşünebilme yetisine sahip olma" özelliğinden dolayı ayrı tutulan tür, insan.. Düşünceleri ve yargılarıyla kendi türüne saniyelik ama kalıcı hasarlar verebilen mahluk, insan..  Nankördür insan evladı. Önyargılıdır, ilk önce "ben" diyendir, vicdana sahip fakat onu kullanmamayı seçendir, söz konusu kurtarılacak kendi g***yse anasını bile görmeyendir.. Sanırım insan isminin önüne yapıştırılacak çokça sıfat var. Bu sıfatların sayısı yaşanmışlıklarla doğru orantılı ilerler. Ne kadar çok yaşamış, ne kadar çok kazık yemiş, ne kadar çok nefes tanımış isen o kadar çok sıfat koyabilirsin "insan"ın önüne.

Albert Camus bir hayli kişi tanımış, birkaç kazık yemiş. Çokça sıfat koymuş "insan"ın önüne, hem de anlamca ağır sıfatlar.. Bu sıfatlı insanlar hikayelerine kahraman, kahramanlar olmuş.  Evet okurken safça " vay be ne yazmış, nasıl kaleme almış bu karakteri, nasıl da oluşturmuş bütün bu özellikleri " diyebiliyoruz. Lakin hakkındaki gerçekleri öğrenince safça kurduğun soruların cevapları tek tek alıyor yerlerini.. Bu adam yaşamış, görmüş, geçirmiş de yazmış. Hikayelerde lanet okuduğun karakterlerle o gerçek hayatında baş etmeye çalışmış, kimisini yenmiş kimisine de yenik düşmüş diyorsun. Üzülüyorsun ama kendini şanslı hissediyorsun. Değil mi? Peki gerçekten şanslı mısın? Çok mu mutlusun gerçekten? Hiç mi yok sana zarar veren, hiç olmadı mı yoksa? Canını yakan, kafanı yastığa koyduğunda o yastığın ıslanmasına sebep olan hiç mi bişey yaşamadın? Öyleyse ne mutlu sana.. Senin için bir de ben mutlu oldum.. Ama sana bişey söylemem gerek; senin için mutlu oldum evet ama sen bu kitabı okuma! Neden mi?  Çünkü hayatı günlük güneşlik, her doğan güneşe şükreden, insanları, güneşi, ayı, çiçeği, böceği seven, gözünü yeni bir güne açtığı zaman etrafında kelebekler uçuşmaya başlayan bir insan hiç bişey anlamaz bu kitaptan. Kitap onda hiçbir iz bırakmaz. Yalnız şöyle bir gerçek var ki; canın hiç yanmamış, yakılmamışsa da az sabret! Bir iki seneye kadar sana da çelme atanlar olacak, uyandığında o uçuşan kelebekler teker teker ölecek işte o zaman okursan tadına varırsın bu kitabın. O zaman anlarsın insanların içlerinde nasıl saf kötülük beslediğini. İşlerine geldiğinde ise o kötülüğü kusursuzca nasıl sergilediklerini. O zaman geldiğinde " senden ya da ondan hiç beklemezdim, bunu ummazdım.." cümlesini kurarsın. İşte bu cümleden sonra sen artık yeni bir sen olmuşsundur. Yeni bir sen olmak zorunda kalmışsındır. Bu kitabı işte şimdi oku.. Oku da insanlara olan bakış açın şaşkınlık yaratacak boyuta gelsin. Oradaki karakterlerin sadece o hikayelerden ibaret olmadığını anla, bil. Okuduğun kahramanların hepsi var bu dünyada. Okudukça, tanık oldukça anlarsın.. Hepiniz mi aynısınız be, hepiniz mi böylesiniz yoksa? diye sorgulamaya başlarsın..

Sabahattin Ali, Yusuf Atılgan.. Bu iki isim insan tasviri üzerine harikalar yaratmıştır. İnsan ve psikolojisi hakkında enfes betimlemeler yapmışlardır. Hem de 30, 40 sene önce.. Bu isimler okunmalı, bilinmeli.. Son zamanlarda popüler oldu diye "Kürk Mantolu Madonna" kitabı sevilmemeli. "Ay bir klasiktir o kitap yea" gibi cümleler kurulmamalı.. O zaman neysek şimdi de öyleyiz. İlerlemek mi, gülünç.. Aksine ne denli geri gittiğimiz aşikar.. Camus'un da bu kitabı 1942 yılında yayınlandığını da işin içine katalım. Toplayıp, çıkaralım.. Elde gene bişey yok. Senin için sonuç nasıl çıkar bilmiyorum ama benim için sonuç aynı.. Ben gene insanları sevemiyorum, gene içlerinde barındırdıkları kötülüğün büyüklüğünden, ulaşabilecekleri vicdansızlık sınırından korkuyorum.. Buna rağmen yine de seviyorum, güveniyorum ya da en azından çalışıyorum.. Ne de büyük ironi.. "Aslında, insanların eninde sonunda alışamayacağı hiçbir düşünce yoktur.."(Yabancı,A.Camus)  Ondandır ya sabrediyoruz böyle, ondandır ya akrep ile yelkovanın anlık kıpırdanmalarını dahi inceler hale gelmişiz.. Zamana bırak, geçecek.. ***********

28 Eylül 2012 Cuma

Tol

                                             

Murat Uyurkulak etiketli "Bir intikam romanı Tol".. Afili Filintalar grubuna mensup insan Murat Uyurkulak, pek tanınan ve okunan bir isim değil. İlk defa duyanlar bile vardır belki şu anda aramızda. Olsun geç olsun, güç olmasın sevgili okur..

"t, o ve l" bölümlerinden oluşan kitap başta da dediğim gibi bir intikam kitabı. Yıllar yıllar süren, ince ince işlenmiş bir intikam öyküsü. Yıllar sürdüğü içindir ki çok fazla insan gelip geçiyor kitaptan. Beş sayfa birilerini tanıyor, her türlü ayrıntısını öğreniyorsunuz lakin bir daha onlardan ses çıkmıyor, merak ediyorsunuz.. Çok sonraları öğreniyorsunuz akıbetleri ne olmuş diye. Belki de kitabın tek eksik yönü bu. Çok fazla karakterin bulunması ve onlarla ilgili biraz fazla ayrıntı verilmesi. Gerçi onlar olmadan da nasıl anlatılabilirdi pek bilemiyorum. Ayrıntıya bu kadar yer verilmeseydi belki.

Devrim zamanında geçiyor kitap.. Devrim zamanı, birçok yönden darbeler yiyen hayatları, bu hayatların düzken ters oluşunu anlatıyor.. "Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi" diye başlıyor kitaba Uyurkulak.. İlk beş, altı sayfada yer alan gözlemler kitabın genelinde neyle karşılaşacağınıza dair adeta ışık yakıyor. Yapılan betimlemeler, gözlemler, gerçekler çok güzel işlenmiş ve yazılmış. Eğer ki ilk sayfalarını okuyup kitabın geneliyle ilgili yorum yapma huyunuz varsa, bu kitap tam sizlik. Kitabın ilk yirmi sayfasını okuyup ısınmaz, dilini beğenmez iseniz benden size tavsiye bu kitabı hemen bırakın, okumayın.Çünkü kitabın ilerisinde karşılaşacağınız dille, kurguyla ilk sayfalardan muhatap oluyorsunuz, İlerledikçe ah dili bozuldu çok argo ya da ne de iç karartıcı gibi yorumlar yapmayın. Okuyup, hiç beğenmedim diye etiketlemeyin. Dili samimi. Sanat uğruna kasılmadan yazılmış. "Sokak ağzı" dediğimiz tabirle, ne düşünürler kaygısı olamadan. İçten çünkü 4 sene uğraşmış, araştırmış okuduğunuz her mekana gitmiş, görmüş de yazmış.

Diyarbakır'a doğru giden bir tren ve bu trende yolculuk eden bir şair ve hayatını çoktan sonlandırmış ama hala zorunlu nefes alan Yusuf. Sadece ikisinin yolculuğuna tanıklık edecekmişiz gibi görünüyor baştan. Lakin ilerleyen sayfalarda işler değişiyor, allanıp budaklanıyor. Yusuf ile şair sürekli ama sürekli içiyorlar. Yemiyorlar, içiyorlar. Şair’ in ceketi yazarında dediği gibi adeta bir tekel bayisi, çıkartıyor da çıkartıyor. Kafalar güzel oldukça da haliyle olaylar boyut değiştiriyor. Geçmiş su yüzeyine çıkıyor.. Ceketi tekel bayisi dedik ama içinde içkiden daha önemli birkaç tomar kağıt çıkartıyor şair. Atıyor Yusuf'un önüne kağıtları, oku diyor oku da öğren.. İşte kitap, hem Yusuf'un anlattıklarını hem de okuduklarını bizlere aktarıyor. Hem Yusuf öğreniyor geçmişini hem de biz..

İlk romanı olmasına rağmen, şahsımca başarılı bulduğum Murat Uyurkulak gözümde "takip edilesi yazarlar" listesine girmiş bulunmakta. Har ve Bazuka adlı iki kitabı daha olan yazarı takip edin derim. Sözünü sakınmayan, çat çat konuşan pek kimse yok bu aralar lakin bu adam işte böyle.. Afili Filintalardaki yazılarını okusanız da bu kanıya varabilirsiniz. Bu linkteki röportaj okumaya değer..

23 Ağustos 2012 Perşembe

Buz ve Ateşin Şarkısı Serisi


Kitap ya da diziye ( kaldı ki sadece kitaptan bahsedeceğim) yönelik önemli mevzuların katili olacak cümleler kurduğumu düşünmüyorum. Ama yok ben riske atamam diyorsan da keyfin bilir sevgili okur..

Uzun zaman önce bitirdiğim efsane roman serisi Buz ve Ateşin Şarkısı ve ileride efsane olarak söz edilecek dizi Game of Thrones... Hakkında konuşacak çok konu var nereden, nasıl başlarım şu anda kestiremiyorum ya hadi hayırlısı.. Oturduğunuz koltuğa iyice yayılın, başlıyoruz..

Büyük insan George R.R. Martin 1991 yılında nasıl bir kafaya ulaştı ise yazmaya başlamış bu seriyi. Kafasında da yaratmış her ayrıntıyı, 7 kitap halinde yayınlanacak bir seri ve isimleri de sırasıyla A Game of Thrones, A Clash of  Kings, A Storm of Swords, A Feast for Crows, A Dance with Dragons, The Winds of  Winter, A Dream of Spring olacak demiş.. A Game of Thrones ( Taht Oyunları) yani serinin ilk kitabı, tüm bu planlamanın üstünden beş yıl geçtikten sonra basılmış. Yayınlandıktan kısa bir süre içerisinde de kitap, çeşitli ödüllere aday gösterilmiş, çoğunu da silip süpürmüştür. 2011 yılına geldiğimizde ise kitabın namı alıp yürümüş, New york dahil bir çok yerdeki "en çok satanlar listesi"nde yerini 1. sıraya kadar yükseltmiştir. 

İşte serinin asıl hali
Epik fantezi benim tabirimle ise fantastik dünya türüne giren seri, bundan önce okuduğum fantastik kitapların yanında çok ama çok farklı bir yere sahip.. Peki, neden? Popüler olduğu zamanlarda bir kitabı alıp, hemen okumayı sevmiyorum. Yani o ara çok meşhur, ay çok satanlara girmiş mutlaka bu kitabı edinmeliyim diye düşünüp kitap almışlığım yok. Çok satanlar listesine girmişse eğer takip ettiğim yazarın kitabı, onu alıp okumam için üstünden biraz zaman geçmesini beklerim. Yani etraftaki yorumların gazına gelerek acele iş yapmayı pek sevmem. Bu sene, Bursa kitap fuarına gittiğim sırada nasıl da meşhur "Taht Oyunları".. Aslında merak ediyorum çünkü hem fantastik dünya -içine girip kaybolunası bir dünya- hem dizisi var hem de nerede hakkında bir şeyler okusam kötü diyen yok ( gaza gelmeyi sevmem diyorum ama gayet de gelmişim len). Tam üç kere Epsilon Yayıncılık yazılı koca standa yaklaştım, uzaklaştım. Kitabı elime aldım, bıraktım. Çıkmaya yakın baktım cüzdana, kitaplar için ayırdığım paradan tam 25 lira kalmış, "bu bir işaret harcamasam olmaz Taht Oyunları da tam 25 lira" düşüncesiyle gittim, aldım. Yani ilk kitapla aramızda böyle bir bağ oluştu diyebilirim. Fuar dönüşü hemen başlayacaktım ama gene kendimi gereksiz bir durdurmayla Aylak Adam'a başladım. Bir gaza gelip kitabı hemen aldık ya sözde okumayacağız hemen.. Bundan iki gün sonra kitap-film-hayat tavsiyelerini dinlemeye çalıştığım, Caner Eler postunda da selam çaktığım güzel insan bana "Hemen Taht Oyunlar'ına başla!" diye bir mesaj atmasın mı! Hem de kitabı almama çabalarımdan ya da kararsızlığımdan hiç haberi yokken. Toparlarsak, kitabı alma aşamasından okumaya başlayana kadar yaşananlar seriye bakış açımı değiştirdi. Okumaya başladığım günden itibaren elimden bırakmadım, bırakamadım. İşteyken bile öyle yerlerde -tuvalet değil- öyle zamanlarda okudum ki, anlatsam mesleki kariyerim için hiç iyi olmaz.. 


Şu ana kadar sadece 3 kitabı Sibel Alaş tarafından Türkçe' ye çevrilmiş durumda. Yukarıdaki resimde 5 kitap var çünkü akıllı Epsilon Yayınları kitapları "Kısım 1", "Kısım 2" şeklinde parçalayarak bir kitaptan, iki kitap parası aldılar. Eyvallah kitabı çevirtip, yayınladınız sağolun diyesi gelmiyor insanın maalesef durum böyle olunca.. Neyse devam edelim.

Kitapların tamamı karakterlerin kendilerine ait bölümlerinden oluşuyor. Örneğin Jon Snow adlı karakterin kendine ait bölümde, başından gelen olayları Jon'un kendi ağzından dinliyoruz ve bizlere iç sesiyle eşlik ettiği bu bölüm-e-lere kalın ve büyük puntolu JON başlığı ile başlıyoruz. Kitaptaki her karakter için mi var bu, hayır.. Her kitapta önemli olacak karakterler değişiklik gösterebiliyor. İlk kitapta bir başlığa sahip olmayan bir karakterin diğer kitaplarda olması, o karakterin ileride hikaye için önemli bir konuma geleceği anlamını çıkarmamıza yardımcı oluyor. Başlıklı bölümlerin olmasının diğer bir olumlu yanı ise, kitaptaki olaylar birbirlerine karışmadan ilerleyebiliyor. Yani üç sayfa öncesinde Westeros'taysanız, okuduğunuz sayfada Essos'da oluyorsunuz fakat işler karışmadan bu farkı anlayabiliyor, devam edebiliyorsunuz. Bir de bu başlıklar inatla okumanıza yardımcı oluyor. Nasıl mı? Jon'un bölümünü okuyorum ve öyle bir yerde bitiyor ki diğer JON bölümüne kadar inatla ve merakla okuyorum. Okuduğum arada en az bir 30-50 sayfadan oluştuğunu düşünecek olursak, Jon sayesinde hızlıca ilerlemiş oluyorum kitapta.. Hep de Jon'dan örnekler vermişim :S

Bu zamana kadar hakkında illa bir şeyler duymuş olduğunuz Buz ve Ateşin Şarkısı serisi ya da en bilinen adıyla Taht Oyunları, sizleri alışagelmiş fantastik kitaplardan uzaklaştırıyor. Tek önemli bir kahraman yok bu seride. İyi de var kötü de. Kimin iyi kimin kötü olduğu kararı okuyucuya bırakılmış durumda. "Bunları, bu sebepten yapıyor" dediğinde hak veriyorsan bu adam iyidir diyebiliyorsun. Tabii ki salt kötüler de yok değil. Diğer kitaplarda bir ya da iki tane baş kahraman olur ve olaylar onların etrafında döner; bu seride ise bu  durum söz konusu değil. Sadece savaş, kan, şiddet, entrika ya da ne olursa olsun en önemli kişi ölmez( ölümsüzdür) durumu yok. Evet ikinci bir dünya söz konusu, evet fantastik bir dünya ama aslında bir o kadar da gerçek. Ölmez dediğin ölüyor, yapamaz dediğin yapıyor.. Beklemediğin karakterlerden beklenmedik olaylar çıkıyor. Daha önce bahsettiğim başlık bölümünde karakterlerin iç seslerini duymamız, gerçek hislerini bilmemizi sağlıyor. Yaşadıklarının ne denli hayattan olduğunu.. Kurguyla gerçeğin bu denli iç içe oluşunu.. Kurgunun en babası, kurnaz senaryoların en babası, "hadi lan oradan" dedirtecek olay akışları, özellikleriyle hayran bırakan karakterleriyle kısaca hayal dünyanızdaki her şey işte bu seride!.. Kaçırmayın, mahrum kalmayın.. Bilin.. Eminim ki sizin çocuklarınız da bilecek ve o zamanlarda bile adından şimdiki  gibi söz ettirecek..

Dizisini de tabii ki izledim onunla ilgili söylenecekler var ama izlediğim dizilerle ilgili nasıl bir post yazmalı, nelere değinmeli kafamda toparlayamadım henüz. Dizileri yazmaya başladığımda mutlaka değineceğim. Lakin bir iki kelam edecek olursak, bu güzelim seriden ayrı düşünecek olursak evet son 20 yılın en iyi yapımlarına girebilir. Çekimler için kısıtlanan güzelim kurgu yani kitabın senaryo haline gelmiş halini pek sevemedim. Yani kitapta yaşanan bir olay diziye öyle alakasız bir yerden, öyle alakasız bir zamanda sokuluyor ki. Gerçeğini bildiğiniz için bu halini kabullenmek zor oluyor. Kaldı ki reyting kaygısı diziye saçma sapan şeyler yaptırmış. Nedir yavrum o gay muhabbeti, gereksiz! Neyse daha sonra detayına inebiliriz belki bakalım, kısmet..

Şiddetle tavsiye edilecek bir roman serisi Buz ve Ateşin Şarkısı.. Tür olarak fantastik sevmiyorsanız bile size sevdireceğinden eminim. Çünkü yukarıda da belirttim; fantastik olsa bile çok içimizden, dünyamıza yakın bir kurguya hakim kitap. İlk kitaba (Taht Oyunları'na) başlayıp sevmediyseniz tabii ki kasmaya gerek yok ama hemen karar vermeyin, şans verin kitaba. Kendini tanıtmasına izin verin! 

Son olarak buradan Martin'e kucak dolusu sevgiler yollamak istiyorum. Dilerim ki hemen buralardan göçüp gitmez hatta bunu bitirir yenilerini yazarsın. Senin elinden çıkan her yazıyı zevkle okurum.. Ee bir de tabii ki Türkçe çevirisini yapan Sibel Alaş'a da teşekkürlerimizi sunalım. Çok eleştiriler var çeviriye. O denli eleştiri yapacak konumda değilim lakin çevirinin o kadarını hakkettiğini düşünmüyorum. Okunabilecek en rahat hale getirilmiş de basılmış. Ben beğendim, rahatsız etmedi. Eleştirebilecek konumda olanlar beğenmediyse onlar tartışadursunlar. Kim ne yaparsa yapsın, Sibel Hanım çeviriye devam etsin de gelsin yeni kitaplar, özledim çok..

Velhasıl kelam; bu kitap, aklınızın almayacağı kurguya, bazısını çevrenizden tanıdık gelecek bazısını da okuyarak tanıyacağınız karakterler donatılmış ( Evet çok fazla karakter, çok fazla isim söz konusu lakin her kitabın arkasında acayip detaylı kim kimdir, neyin nesidir bölümü var.) bu seriyi okumanızı tavsiye ederim..

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Leyleklerin Uçuşu



Jean-Christophe Grange'nin yayımladığı ilk romanı Leyleklerin Uçuşu..

Okuyacağım kitapları alırken belirlediğim belli bir tür yoktur. Elimden bırakamayacağım, sürükleyici, sıkmadan ilerleyen gibi özellikleri barındırsın bana yeter.. Lakin şu kişisel gelişim, pozitif düşünce, "düşündüm, başardım!" zırvalığından ibaret kitaplara hiç ama hiç tahammülüm yok. Okuyamam, okumam.

Şu zamana kadar polisiye, cinayet, gerilim türünde okuduğum Agatha Christie'nin Dersimiz Cinayet ve Doğu Ekspresinde Cinayet kitapları vardı. Bu tür üstüne çok kitap okumadığım için kıyas yapabilecek konumda değilim belki ama cinayet çözümlemeleri ve kurgu yönünden kesinlikle okunası kitaplardı. Uzun bir aradan sonra araya bir de polisiye koyalım dedim ve adını çok duyduğum Grange'yi okuyup, tanımaya karar verdim. Ama hangi kitabından başlasam bilemedim. Baş yapıt sayılan birden fazla kitabı var adamın. Ben de sordum, soruşturdum ve Leyleklerin Uçusu'nda karar kıldım.

Max Böhm adlı kuş bilimcinin yanına kaybolan leylekleri bulmak için çalışmaya gelen Louis Antioche, işiyle ilgili detayları öğrendikten sonra kuş bilimcinin yanından ayrılır. Ertesi gün Max Böhm'ün sıradışı ölümü ve bu ölümünü araştırmaya karar vermesi, onu hayatının bir daha eskisi gibi olmayacağı serüvenlere doğru götürecektir... Leylekler onu Bulgaristan'nın çingene mahallelerinden, Orta Afrika'nın balta girmemiş ormanlarına kadar çeşitli yerlere götürecek ve burada belki de "keşke bilmeseydim" dedirtecek gerçeklerle yüz yüze gelecektir.

Bu yazarların beyinleri nasıl çalışıyor, hangi loplarını kullanıyorlar, nasıl yapıyorlar cidden merak ediyorum.. Okuduğum çoğu yazar için geçerli.. İlk kitapları bu denli nasıl iyi olabilir.. Sabahattin Ali, Hakan Günday, Khaled Hosseini, Yusuf Atılgan...ki bunlar şu anda yazarken aklıma gelen ilk isimler.. Granger'de bu isimlerin arasına girmiş oldu, ilk kitabı olan Leyleklerin Uçusu'nun beni bu derece etkileyebilmiş olmasıyla..  Kitabı okurken, olaylar aklınıza gelmeyecek ve eğer ki gece okursanız hafiften "yusuf yusuf" yapmanızı sağlayacak şekilde ilerleyecek. Kitabın benim için tek eksik yanı sonu.. Eksik ama kötü değil.. Bu kadar! daha konuşmayayım, elimde olmadan kitapla ilgili önemli bilgi verebilirim.. Bu türü seviyorsanız, hemen okuyun..

24 Haziran 2012 Pazar

Canistan


İlk kitabı Aylak Adam'ı okuduktan sonra 'Yusuf Atılgan ' ismi, tüm eserleri okunmalı dediğim yazarlar arasına girmişti. Yazılış sırasını bozup Anayurt Oteli yerine Canistan'dan başladım. "Çok az" yapıtı hayata geçirdiğini kabul eden Yusuf Atılgan'ın, yazarlık serüvenini tamamladığı son romanı Canistan...

Canistan'ın konusundan bahsedecek olursak; bir gece köydeki bir çete Tokuç Ali'nin evini basar. Ali, çetenin başındaki kişinin çocukluk arkadaşı-kardeşi- Selim olduğunu görünce rahatlar. Lakin bu rahatlama onun için hiç de hayırlı olmayacaktır. Kitap, Milli Mücadele yıllarında Manisa'nın çeşitli köylerinde yaşayan Selim'in Ali'den ne istediğini, onunla ne alıp veremediğini, bu yıllarda başından neler geçtiğini anlatıyor. 

Canistan isimi verilmeden önce adının "İşkence" olarak düşünüldüğü roman, "Duruşma", "Yargıç", " Tanık" ve "Sanık"  olmak üzere dört bölüm olarak tasarlanmış. Fakat "Sanık" bölümünü yazamadan yazar hayatını kaybetmiş. Bu yüzden kitapta olaylar bir sona bağlanmıyor gibi düşünebiliyor insan. Aslında bağlanıyor da bir şeyler eksik kalıyor işte. Her bir bölüm başka bir karakterin üzerinden ilerleyip, olaylar çözüldüğü için "Sanık" bölümünde olacaklar kitabı başka bir boyuta taşıyabilirdi, diye düşünüyorum. Bu yüzden biraz eksik olduğunu düşünüyorum.

Yusuf Atılgan, insan psikolojisini sivri bir dille romanlarına aktarabilen bir yazar. Bu yönünü bu romanda çok göstermemiş olsa da akıcı dili ve köy yaşantısını, orada yaşayan insanların hal hareketlerini anlaşılır betimlemeleriyle kendini gösteriyor. Toparlayacak olursak; beni çok tatmin etmemiş ama okumakla pişman etmemiş bir kitaptır Canistan sevgili okur..

16 Haziran 2012 Cumartesi

2 Film 1 Kitap--The Skin I Live In, Yeraltı ve Tatlı Rüyalar

Geri kaldığım dizileri indirip izlemesiydi, şehir değişikliğiydi derken bir de üstüne rahatsızlanınca on koca güne iki film ve bir kitap anca sığdırabildim...Neyse ki seçtiğim bu 2 film 1 kitap beni pişman etmedi.. Üçü de bomba, üçü de bendeniz meczuptan sizlere şiddetle tavsiyedir..

* Varan 1: The Skin I live In- İçinde Yaşadığım Deri
 Senaryo ve yönetmen koltuğundaki isim Pedro Almodovar..

Fransız polisiye yazarı Thierry Jonquet’in “Tarantula” isimli kitabından uyarlanan film, bir estetik cerrahının önce karısının daha sonra kızının intiharı sonucu aşırı sakin kalan ruh halinin aslında hiç de öyle olmadığını filmin sonlarına doğru "hadi canım oradan" dedirterek gösteriyor. Antonio Banderas'ın canlandırdığı estetik cerrah, evinin bodrumunda hazırladığı laboratuvarında özel bir deri yaratmaya başlıyor.. Buraya kadar pek bir sorun yok, bir doktor özel laboratuvarında kendisine özel bir çalışma yapıyor. Fakat bu hazırladığı özel deriyi nerede kullanacağı sorusu akıllara geldikçe, sorunda yavaş yavaş ortaya çıkıyor ve soruya "ah intikam sen nelere kadirsin, insanlara neler yaptırıyorsun" dedirtecek cinsten kapı gibi bir cevap alıyoruz.. Tüm bunların sonucunda, 2 saat boyunca yerinizde rahat oturtmayacak, gerilimini ince ince işleyen leziz bir film sizi ele geçirmiş oluyor.

   Film bu kadar etkileyici ise kitap nasıldır az çok tahmin edebiliyorum. İzlemeden önce okumak isterdim açıkçası.. İmkanınız varsa okuyun sonra izleyin ya da keyfiniz bilir ama izleyein, spoiler vermeden susmalı en iyisi.. Filmi izleyenler buraya bir göz atın derim...

* Varan 2: Yeraltı 
Senaryo ve yönetmen koltuğundaki isim Zeki Demirkubuz..

Nasıl bir film bu...Her bir sahneyi izledikçe sorgulamaya başlıyor, sorguladıkça ve izledikçe rahatsız olmaya başlıyorsunuz.. Muharrem'in psikolojisini, kendisiyle hesaplaşmasını, hissettiği ezikliği bir şekilde siz de hissediyorsunuz, siz de yaşıyorsunuz sanki. Genelleme yapmak yanlış...Çünkü bana bunları hissettiren sana ne hissettirir ya da bir şeyler hissettirir mi bilinmez ey sevgili okur...

Eski arkadaşlarının çıkacakları akşam yemeğine kendini zorla davet ettiren Muharrem'in, arkadaşlarının dengesiz davranışlarına, egolarını tatmin etme çabalarına, birbirlerine söyledikleri gereksiz iltifatlara daha fazla dayanamayacak, bir ya da birkaç yerde patlama-lar- yaşayacaktır.. Peki bu patlamalar nasıl olacak  ve nelere mal olacaktır? Yaşadığı her patlamadan, sonucunda yaşadığın ve hissettiğin her acıdan bir şekilde zevk almaya başlamışsan, her eve girişinde bir mucizenin olmasını isterken gece olduğunda hiçbir değişiklik olmadığı için durumdan memnun olmaya başlamışsan, "nelere mal olacaktır?" sorusunun cevabının artık hiçbir önemi yoktur.

Film, Dostoyevski'nin ”Yeraltından Notlar” adlı kitabından esinlenerek çekilmiş.. Filme kitabı okumadan, merakıma yenik düşüp gittim. Ama kitabını da mutlaka okuyacağım. Çünkü Zeki Demirkubuz bir röportajında kitapla birebir olmadığını, kitabın onda yaratıklarından yola çıkarak senaryoyu yazdığını söylemiş.. Kitaptan esinlenerek çekilen film buysa kitap nasıldır kim bilir...


* Varan 3: Tatlı Rüyalar
Yazar koltuğundaki isim Alper Canıgüz..

Yazarın ilk kitabı olan Tatlı Rüyalar-Psiko absürd,romantik,komedi-  akıcı dili ve bir sonraki cümleyi merak ettirecek cinsten anlatımıyla iki günde bitecek bir kitap. Olayların gidişatı, olmadık yerlerden olmadık karakterlerin çıkması, sayfaları çevirdikçe düğüm haline gelen olaylar ve bu düğümün nasıl çözüleceği merakı, her karakteri yıllardır tanıdığınız biriymiş gibi öğrenmenizi sağlayan betimlemeler vs vs... 

Zekice kurgulanmış bir serüvene dahil olmak isteyenler zaman kaybetmeden okuyun..Yazarın ilk kitabından bu denli keyif aldıysam sırasıyla Oğullar ve Rencide Ruhlar ve Gizli Ajans'ı bir an önce okumak gerek..

Kitabın girişinde bulunan gülümseten o yazı;
 "Zeki Müren'in Zeki Müren rolünde olduğu filmlerde canlandırdığı karakterlerin gerçek Zeki Müren'le ilgisi ne kadarsa, bu kitapta sözü edilen kişi ve olayların gerçekle ilgisi o kadardır".

7 Haziran 2012 Perşembe

Erken Kaybedenler


8 farklı hikaye...Hepsi birbirinden farklı, hepsi birbirinden etkileyici 8 farklı hayat...

Behzat Ç. dizisiyle tanınan Emrah Serbes'in ilk öykü kitabı olan Erken Kaybedenler, erkek karakterler üzerinden anlatılan içten bir kitap. Kitaba hakim olan dil ve üslup sayfaların sürekli çevrilmesine sebep olurken, anlatılan hikayelerin içtenliği ve hissettirdiği duygular biraz evvel çevrilen sayfaların günün birinde -çok geçmeden- tekrar okunacağının sinyalini veriyor.. 

Kitaptaki her hikaye, yaşları 8 ile 17 arasında değişen erkeklerin hayatlarındaki belli bir zamanı anlatıyor. Bahsettiğim bu belli bir zamanı kimisi anneannesiyle banka kuyruğunu beklerken kimisi de babasının isteği üzerine bir omuzunda tüp,diğer omuzunda damacana su taşıyarak geçiriyor. Ama işler öyle kuyruk beklemek ya da su taşımak kadar kolay olmuyor.. Kitabı okudukça bu karakterlerin iç dünyalarına giriyor, girdikçe o kuyruk beklemenin ne kadar önemli olduğunu, omuzda taşınan o suyun yükünün damacanın kendi ağırlığından daha ağır olduğunu ya da yanmayan bir lambanın içinizde yarattığı boşluğu anlayabiliyorsunuz.. Bu iki örnek sadece iki hikayeden alıntı, diğer altı hikayede daha neler var varın gerisini siz düşünün...

Yaş,cinsiyet ayırt etmeyen "hayat" gene oynamış oyunlarını,açmış yaralarını lakin bu yaralara rağmen ayakta durmaya, hayatlarına tutunmaya çalışmış bu küçük erkeklerin hikayesi Erken Kaybedenler... Belirtmeden geçmeyelim; evet kaybetmişler ama ayaktalar dedik.. Emrah Serbes, karakterlerin olaylara karşı dik duruşlarını ve çevresinde olan biten gelişmeleri öyle güzel betimliyor ki zaman zaman yüzünüze tebessüm hatta kocaman bir gülümseme yerleşiveriyor...

Elinize alıp okumaya başladığınız andan itibaren bir daha bırakmak istemeyeceğiniz hem güldüren hem de düşündüren-düşündürmesi gereken- leziz bir kitap.. Okuyun,okutturun..

"...vasıfsız keder..."

3 Haziran 2012 Pazar

Uzun Hikaye

Adı ve anlattıığı geniş zaman dilimiyle uzun, sayfa sayısıyla ise bir o kadar kısa olan Uzun Hikaye, Mustafa Kutlu'nun tür olarak yazdığı ilk uzun hikaye. Kitabı okumaya başladığınız andan itibaren yazar ,sizleri hiç sıkılmayacağınız, aksine keyifle devam edeceğiniz, son durağa geldiğinizde ise "Hayır..İnmek istemiyorum, devam edelim.." diyeceğiniz bir yol hikayesine çağırıyor...

Uzun hikaye, genel olarak bakıldığında bir baba ile oğlun düzene oturtamadıkları hayatlarında her ne olursa olsun çabalamaktan ve umut etmekten vazgeçmemelerini anlatmakta...Fakat tüm kitap bu baba ile oğul arasında geçmiyor.. Bir olay içerisinde geçen bir isimle beraber bambaşka hikayelere,bambaşka serüvenlere yol alıyorsunuz. Kitabın yazıldığı üslubun yalın,akıcı ve samimi oluşu sebebiyle bu bambaşka hikayelere alınan yoldan rahatsız olmak yerine zevk alıyorsunuz.. 

Kitabın aynı isimle beyazperdeye aktarılan uyarlaması 19 Ekim tarihinde başrollerini Kenan İmirzalıoğlu,Tuğçe Kazaz,Ushan Çakır gibi oyuncularla sinemaseverlerle buluşacak. Film kendi başına nasıl olur bilinmez; kitap uyarlamalarının çoğu kitabı okurken verdiği etkiyi yansıtamıyor. Bu yüzden gösterime girmeden önce ben derim ki okuyun... İçinizi ısıtacak bu hikayeden mahrum kalmayın..

2 Nisan 2012 Pazartesi

Aylak Adam


"Kinyas ve Kayra"yı  okurken bu kitap bitince okuyacaklarımın sırası belli-tüm Hakan Günday kitapları-derken, o beyinden çıkan yazıları bir çırpıda bitirmemeye,sindire sindire devam etmeye karar verdim. Bu kararın ardından elime geçen ilk kitap Aylak Adam oldu.

Aylak Adam,Yusuf Atılgan'ın 1939 yılında basılan ilk kitabı.Bu zamana kadar 26 kez baskıya girmiş olan kitap, "doğru"yu arama çabası,yalnızlık,çevreden kendini soyutlama olgularını çok gerçekçi tespitlerle aktarmayı başarırken, yazılışında kullanılan dilin akıcılığı ve detaylı betimlemeler okuru kendi dünyasına rahatlıkla çekebiliyor.

Kitap, ne işle meşgul olduğu sorulduğunda  "Aylağım ben.." cevabını veren,herkese ve her şeye karşı, hiçbir şey beğenmeyen,hiçbir şeye tutunamayan adam C.'nin kendini uğruna adayabileceği doğru kadını bulma uğraşını anlatıyor. Bu uğraşı mevsimlere bölerek anlatan Yusuf Atılgan'nın insanlar ve hayat ile ilgili tespitleri altları kalın çizgilerle çizilecek cinsten. C.'nin iç sesi her konuştuğunda "Evet,evet gerçekten de öyle..",       " Ben de içimden aynılarını geçiriyorum.." dedirttiriyor..Yapılan sosyolojik tespitler o kadar yerinde..Bu tespitlerin nicelerini ve en iyilerini Kürk Mantolu Madonna'da okumak mümkün. Zaten Sabahattin Ali ve Yusuf Atılgan modern Türk edebiyatında psikolojik yabancılaşma ve yalnızlık konularını başarıyla işleyen önde gelen ustalardan..

Kendisi başka birçok kitapla bir tutulmuş ve bir kısım tarafından hiç beğenilmemiş olan Aylak Adam gayet yerinde tespitleriyle tatmin edici,etkiliyici bir kitap..Kolaylıkla okunabilen dili ve sayfa sayısının az olması sebebiyle iki günde bitiyor. Çoğu yorumda gördüğüm Kürk Mantolu Madonna'nın Aylak Adam'dan sonra okunması yönünde..Lakin ben sizlere tam tersini yapmanızı hatta araya başka temalı bir kitap sıkıştırmanızı tavsiye edeceğim..Eğer ki art arda istenilen sırayla okunursa, iki kitap arasında kıyaslanmaya gidilecek ve kitapların eksikleri bulunmaya çalışılırken tüm güzellikleri arada kaynayacak..Sabahattin Ali'nin yazdıklarının yanında bu kitabın hissettirdikleri biraz eksik ki ikisinde de işlenen öykü ve karakterlerin yapıları çok farklı...O yüzden Kürk Mantolu Madonna'yı okumayan varsa listenin ilk sırasına bu kitabı alın derim..

9 Mart 2012 Cuma

Bir bokluk var bu hayatta!

Kinyas ve Kayra... Öyle bir zamanda tanıştım ki bu ikiliyle beni benden aldılar..Her bir sayfayı okuyup,yaptıklarına tanık oldukça beni olduğum yerden alıp bambaşka yerlere götürdüler...Bazen öyle doğru konuştular ki yazdım söylediklerini,çizdim altlarını kalınca bir çizgiyle bazen de öyle yanlış konuştular ki iğrendim söylediklerinden,yaptıklarından,onlardan..Ne kadar iğrensem de kaçmadım ikisinden, bırakmadım..Çünkü daha neler diyecekler,daha neler yapacaklar diye merak ettim,daha bitiremediğim için merak etmeye devam ediyorum...Yazılan,yapılan cesurluğu sevdim.Evet içinde seksist yaklaşımlar çok, evet çok cesurlar, evet psikopatlar ama onlar birer karakter...Yeteri kadar normal insanlardan oluşan karakterler okumadık mı? Bir de bunları okusak ne olur...

 Hakan Günday'ın yaptığı doğru,insanı sarsan ve cesur çıkarımlarından en iyilerini( daha iyileri de var ama bunlar bir farklı)seninle paylaşıyorum...Oku, merak etme incilerin dökülmez ya da ne bok yiyorsan ye!...


" Dengesizlik,  gerçek duygusunun ve gerçeğin tek kapısıdır.Dengeyle hiçbir yere varılmaz.Ancak düşmeyi bilenler köprüden,karşıya yüzülerek de geçilebileceğini öğrenir.Belki cennete ,belki ipin gerildiği karşı tarafa varılır dengenin sonucunda,kabul ediyorum.Ama düşmemek için verilmiş mücadelelerin acısı ve tedirginliğiyle...
Tabii bütün bunlar eski günlerde kaldı.Artık denge ile dengesizlik bir şey ifade etmiyor.Çünkü ikisi de ayakta duranlar için.Ben uzun zamandır yatıyorum,bedenim yürüse de.Benim düşme kaygısı taşımama imkan yok..."


" İnsandan ve bütün canlılardan iğreniyorum.Kendimdense nefret etmekten yoruldum ve bu konuda hiçbir şey hissetmiyorum.Kalabalıklardan korkuyorum.Tek istediğim bütün düşündüklerimi içinde barındıran beynimi bedenimden yırtıp uzay boşluğuna fırlatmak.Bedenim olmadan, sadece ve sadece var olduğumu bana hatırlatacak olan zihnimin uçmasını istiyorum.Buna ruh diyenler var.İlgilenmiyorum isimlerle.Sadece hiçliğin içinde bedensiz bir zihin olmak istiyorum.Sadece bir düşünce olarak var olmak!Tek aklıma gelen bu,yaşama acımdan kurtulmak için.Sonsuz hiçlikte yüzen bir düşünce.O kadar!"


İçimi okumuş gibi:

"Bir bokluk var bu işte!Türkçe'nin sihri yine karşımızda.Anlatamazsın böylesi muammalı bir konuyu ikizi gibi benzeyen tek bir kelimeyle başka lisanda.Bokluk her şeyi ifade ediyordu.Daha doğrusu bilinmeyen her şeyi.Ne kadar hesap yapılırsa yapılsın, karanlık kalacak tarafı...
Asıl bokluk hayatta var.Bir bokluk var bu hayatta! Hesabın da, dikişin de tutmadığı bir hayat bu,diye düşünürdüm.Bilmediğim o kadar çok şey vardı ki o zamanlar.Hepsine bokluk deyip geçiyordum.Çözemediğim, beş duyumla algılayamadığım bir şey. Bir bokluk var bu hayatta! Ve söylerken o kadar farkındayım ki, o bokluğu hiçbir zaman çözemeyeceğimin.O kadar uzaktım ki ne olduğunu anlamaktan.Tanımlayamadığım ama hayatımı çökerten  her şeydi bokluk.Bir bokluk var! Ama ne?..."


"Tercih ettiği,etmek zorunda kaldığı yalnızlığın içinde kaybolmaktan korkan insanın en büyük acısı olan deliliğin başladığı noktadır.Daracık,nefesin bile zor alındığı,yerin metrelerce altındaki bir dehlizde, tonlarca havayı hatırlayıp nefes almamaya ve kalp krizi geçirecek kadar büyük bir panik yaşamaya benzer.Kurumuş bir yaprağın lodosa boyun eğmesi gibi insan da yalnızlığına boyun eğmelidir.Yalnızlık, insanın içindeki gizli mabettir.Benim yalnızlığım ise, hayatım boyunca ürkütücü bir hızla büyümüş ve sosyal denilebilecek bütün yeteneklerimi teker teker yok etmiştir...Sorarlarsa,"Ne iş yaptın bu dünyada? diye,rahatça verebilirim yanıtı:
   "Yalnız kaldım.Altı milyar insan arasında doğdum.Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından..."
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...