kötü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kötü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Eylül 2012 Pazar

Total Recall


İstediğiniz hayatı dakikalarla sınırlı olsa dahi yaşamak ister miydiniz? İstediğiniz eve, eşe, mesleğe, fanteziye yani aklınıza ne geliyorsa onu elde etmek, istediğiniz kişi olabilme şansınız olsaydı denemek istemez miydiniz?  Öyle bir imkanın olmasını bilmek bile ilgi uyandırıyor insanda. Douglas bu imkana ve şansa sahip birisiydi. Sadece şansını denemek istedi. Hayatının sıradanlığına daha fazla dayanamayan ve içini kemiren merak duygusuna daha fazla hükmedemedi. Hayallerine ulaşmasına saniyeler kala olanlar olur ve isteğine kavuşur. Artık hayatı hiç de sıradan değilidir..

"We Can Remember It For You Wholesale" adlı kısa öyküden yola çıkarak senaryo haline getirilen film, ilk olarak 1990 yılında aynı isimle beyazperdeye uyarlanmış. O filmde Terminatör baba Arnold Schwarzenegger (Evet, soyadını kopyala-yapıştır yaptım.) tarafından canlandırılan Douglas karakteri, yeni uyarlamada Colin Farrell tarafından canlandırılıyor. 1990 yılındaki yapımı izlemedim o yüzden bir kıyaslama yoluna gidemeyeceğim. Filmin diğer oyuncuları Jessica Biel ve güzelliğine ayrı bir hayran olduğum Kate Beckinsale. Daha önce farklı filmlerde izlediğimiz bu isimlerden boyut atlatıp olağan dışı, hayran bırakacak oyunculuklar beklememiz bir hayli salaklık olurdu zaten. Colin Farrell' ı da bir sevemedim. Oynuyor adam ona diyecek laf yok da işte, neyse.. Underworld serisiyle adından söz ettiren Len Wiseman 'ın (Kate' in kocası olur kendileri.) yönettiği film, ilk filmden biraz çürük olacak ki IMDb' den 6,3 Metacritic' ten 43 almış. İlk filmin puanları ise şöyle; IMDb - 7,5 Metacritic - 57. İki film için de puanlara bakarak iyi bir şeyler söylenemez kaldı ki oylama yapan kişi sayısı da önemli lakin Arnold amcanın oynadığı film biraz daha önde kapatacak gibi. Film, yukarıda bahsettiğim Douglas karakterinin Rekall adlı hayal dünyasına yolculuk yapmayı sağlayan makineye girme isteğiyle başlar. Hayatı olarak bildiği tüm gerçeklerin aslında var olmadığını öğrenir. Tüm doğrularının yanlış olduğunu öğrenmesiyle alt üst olan hayatını tekrar çözmeye ve kim olduğunu öğrenmeye başlıyor Douglas.

Film bol aksiyonlu olduğundan zaman nasıl geçiyor anlamıyorsunuz. Bir kavga bitmeden diğeri başlıyor, oradan oraya koşuşturma derken geçiyor zaman. Temposu yüksek yani filmin. Oyunculukların hiçbir artısı yok. Senaryo eh işte. Eksik kalan birçok yer var. Mekan seçimleri ve efektler yerinde. Atıştırmalık bir film sadece. 6'nın( 5,5'tan) üstüne çıkamaz, çıkmamalı.. Yazarken 6' nın çok olduğuna karar verdim hatta.

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Abraham Lincoln: Vampire Hunter


Tarihteki en iyi ABD Başkanlarından kabul edilen Abraham Lincoln'unun eline baltayı verip, vampir peşinde koşturtan bir filmden aman aman görüntüler beklemek elbette gerekmiyordu lakin bu denli kötü olabileceğini de tahmin etmemiştim be..17 Ağustos günü gösterime giren filmler arasında belki de en gidilmeyecek film Vampir Avcısı: Abraham Lincoln. Çok keskin konuşuyorum farkındayım ama hakikatten öyle böyle değil.

Senaryo, evet gerçekten de değişik. Herkes tarafından tanınan koca ABD başkanını kalkıp vampir avcısı yapmak, merak uyandırıcı... Bir yandan eline afili baltasını alıp, orada burada savurmasını diğer yandan da avukat olma ve köleliği kaldırmaya yönelik uğraşlarını izleyebilme imkanı sağlayacak bir film kafanızda "nasıl olur acaba" dedirtirmiş ise, sizde benim gibi büyük bir hata yapmış oldunuz. Geçmişler olsun, hepimize.. Gerçi sevgili memleketimde başka film yoktu ya gidilecek! Yani gündüzleri başkan, geceleri vampir avcısı olmak her baba yiğidin harcı değildir elbet. Senaryonun değişik olması kurgunun berbatlığını kurtaramamış. Olaylar arasında kafada tonlarca soru işareti bırakan atlamalar, sadece bakın biz yapabiliyoruz diye yerleştirilen efektler...  "Tamam fantastik film" dedik ama bu kadar da abartı olamaz ( neydi o tren sahnesi allah aşkına!).. Sadece ama sadece seyirlik olabilir...O da çok zamanınız var, izleyecek hiçbir filminiz, diziniz yok ise, ancak öyle..

Oyunculuklara değinelim hadi. Lincoln' ü canlandıran Benjamin Walker' ı yeni tanıdım ve beğenmedim. Üstüne çok konuşulacak, vay anasını be ne oynamış dedirtecek bir şey yapmamış. Kavga sahnelerinde dublör kullandığını da düşünecek olursak... Abraham'ın vampir avcısı olmasına sebep zat Dominic Cooper.. Kendisini birkaç popüler İngiliz filminde görmek mümkün lakin The Devil's Double filminde izlemek gerektiğini, kaba tabirle orada yardırdığını söylemişler ama ben izlemedim, bilemem. Onların yalancısıyım ben.. Burada ise eh işte denilecek kıvamdaydı. Yan rolde olanlar için de sözlerim aynen geçerlidir. Film çürük, en iyi oyuncu gelse kurtarmaz zaten.. Yani oyunculuklara bile tamam derdim film totalde iyi olsaydı..

Uzak durun bu başkandan! Bu Lincoln'u izlemeli, bu filmdekini ise hiç tanımamış, hiç izlememiş gibi yapmalı. 3 boyutlu kopyalarının dağıtılması, sadece seyirlik amaçlı olmasından kaynaklıdır, zannımca. Çekimiyle, kurgusuyla, mekan kıtlığıyla( böyle bir filme göre azdı bence), makyajların gerçekten kötü olmasıyla vs vs.. Gitmeyin, kıymayın paranıza...

18 Temmuz 2012 Çarşamba

The Amazing Spider-Man


"Anlatılmamış hikaye" sloganıyla çekimlerinin başladığı tarihten itibaren adından söz ettiren ve merakla beklenen The Amazing Spider-Man 6 Temmuz itibariyle seyircisiyle buluştu. Bundan önceki Örümcek Adam serisinin her filmini binbir heyecanla beklemiş ve her filmi en az iki kere   ( Üçüncü film hariç) izlemiş biri olarak, bu filmi hiç de öyle merakla beklemedim ki zaten gösterim gününden on gün sonra gittim..

Yeni filmin çekileceği ve yeni Örümcek Adam'ın Andrew Garfield olduğu haberi yayınlandığı günlerde çok konuşulmuştu. Önceki filmlerin üstüne neden baştan bir seri çekmek istediklerini anlamamakla beraber, bu serinin "anlatılmamış hikaye"  kısmı bir o kadar da saçma gelmişti.. Neyse, öyle böyle çekildi film, bendeniz de gittim izlemeye. Lakin değdi mi onca çekim parasına, sükseye?...

Sinemaya tek başıma gittiğim ilk film olan Spider-Man 2002 yılında, serinin en iyi filmi olan Spider-Man 2 2004 yılında ve serinin son filmi Spider-Man 3 2007 yılında Sam Raimi tarafından çekilen fantastik filmlerden hoşlananların keyifle izlediği bir seri olarak aklımızda kalmıştı. Bu seri için çekilen ilk iki film Stan Lee ve Steve Ditko ikilisinin yazdıkları çizgi romanlardan esinlenerek senaryo haline getirilerek çekilmiş; üçüncü film de ise Sam ve Ivan Raimi tarafından yazılan senaryoya çizgi romandan birkaç eklenti eklenerek çekilmiş. Belki de üçüncü filmin serinin en kötü filmi olarak görülmesinin sebebi budur. Gerçi herkes bu şekilde görmüyor ya. Ama bence öyle.. Seri sıralaması benim gözümde 2>1>3 şeklindedir sevgili okur..

Gelelim asıl konuşulması gereken İnanılmaz Örümcek Adam filmine.. Konu konu gidecek olursak;
      James Vanderbilt, Alvin Sargent ve Steve Kloves üçlüsünün senaryosunu üstlendiği filmi, (500) Days of Summer filmiyle kendini tanıtan Marc Webb tarafından yönetilmiş. Üç boyutlu gösterime giren filmin efektleri eh işte dedirtecek biçimde olsa da ne kurgu ne diyaloglar ne de olay akışları hiçbiri beş para etmez... Diyalogların saçmalığı, romantik bir ortam seyrettireceğiz diye yapılan tuhaf hareketler vs vs... Kısacası senaryo, bu filme yakışmayacak şekilde kötü..
      Peter Parker- Örümcek Adam rolünde izlediğimiz Andrew Garfield, Hollywood'un yeni gözde oyuncularından. Never Let Me Go filmiyle izlemiştim daha önce ve orada gerçekten beğenmiştim oyunculuğunu.. Ama burada bilemiyorum içime yer etmiş Tobey sevgisi belki de sevdirmedi kendisini. Tobey'nin oynadığı Örümcek Adam olgunluğunu göremedik kendilerinde. Daha ilk filmden ağlamaya başladı, düşünün artık..
    Yeni Mary Jane Watson yani Gwen Stacy rolünde tatlı mı talı Emma Stone.. Easy A, Crazy,Stupid,Love. ve The Help filmlerinde izlediğim Stone minyon tipinin verdiği şirinlik ve mimikleriyle rolden role girebilen başarılı saydığım genç oyunculardan. The Help filminde o kadar iyi oyuncuların yanında sırıtmadan rolünün üstesinden gelen oyuncu burada da kendini keyifle izlettiriyor. Onun bulunduğu sahnelerde genellikle onu inceledim ne yalan söyleyeyim. Her kadına her saç rengi de gitmez be kardeşim.. Kendisinin cazibesine rol arkadaşı Andrew da benim gibi etkilenmiş olacak ki filmle beraber ikili özel hayatında da ilişkiye başlamışlar..
    Ben Amca ve May Hala, Martin Sheen ve Sally Field.. Önceki seride bu karakterleri canlandıran isimler hem çizgi romanın gerçeğine hem de çizgi filminin bizlerde hatırlattığına göre daha yaşlıydı- beyaz saçlıydılar-. Bu filmde, bu olay söz konusu değil. İlk filmlere göre daha genç ve daha geri planda kalmışlar. İkisinin de oyunculuğuna edecek laf yok. Oscarlı oyuncu Sally Field'i en son Brothers and Sisters dizisinde takip etmiştim ve her bölümde kendini zevkle izlettiriyordu.
     Doktor Curt Connors, önceki filmde Dylan Baker, bu filmde ise Rhys Ifans tarafından canlandırılan karakter, filmin kötü adamı. Aslında pek de kötü adam sayılmaz ya. Arzularının kurbanı oluyor, eksik uzuvlu yaşamanın zorluğundan kurtulmak istiyor ama fazlasını istemek hep kötü sonuçlanır, bu da o hesap..
    Müzikler kötü.. Oscarlı müzisyen James Horner tarafından hazırlanan müzikler tek başına düşünüldüğü zaman güzel olabilir ama filme hiç gitmemiş.. Rahatlıkla söyleyebilirim bu filmden, ilk filmden çıkan kendini dinlettiren bir başka Hero çıkamaz..

Çok uzattım farkındayım..Gerekli gereksiz bir sürü bilgi verdim toparlama vakti.. Başının tehlikeye girdiğini gören Baba Parker, Peter'ı abisinin evine bırakıp kayıplara karışır. Lise çağına gelen Peter, babasının giderken bıraktığı bir çantayı bulmasıyla işler değişir. Çantada babasının örümcekler üzerine bir takım çalışmalarını bulur ve bunlar üzerinde yoğunlaşır. Bu yoğunlaşma ona biraz pahalıya mal olacaktır. Araştırmak üzere gittiği bilim merkezinde üzerinde çalışılan bir örümcek tarafından ısırılan Parker artık doğa üstü bir takım yeteneklere sahiptir. Artık gelsin kötü adamlar, yollasın onları sıpaydi :).. Araya bir Amerikan bayrağı bir de aşkı yerleştirdik mi al sana gişe isteğiyle yoğrulmuş izlemelik Hollywood filmi..

İzlediğim sinemadan mı kaynaklı tam bilemiyorum ama iğrenç bir 3 boyutluydu. % 80'nini gözlüksüz izledim, bir sıçrama bir de kavga sahnelerinde taktım o kadar.. Öyle "vay 3 boyutluymuş, gitmeli" diye düşünmeyin hani!

Uzun lafın kısası, ben bu filmi hiç beğenmedim.. O kadar paraya yazık olmuş, gerçi şimdilik hasılatı iyi gibi ama ileride ne olur bilemedim. Vasatın bir tık üzerinde bir film olmuş.. Paranızı harcamayın ve çok izlemek istiyorsanız bekleyin ve indirip izleyin gençler.. Spider-Man filmi izlemek niyetinde iseniz bırakın anlatılmamış hikayeleri falan bildiğiniz hikayeyi en güzel anlatan Spider-Man 2'yi açıp izleyin derim..

Her filmde görmeye alışkın olduğumuz Stan Lee, bu filmde de karşımızda. Hem de sizi bayağı güldürecek bir sahne ile..

28 Nisan 2012 Cumartesi

L

Festivalde izlediğim bir diğer kötü film olan L,günümüzün en iyi on Yunanlı yönetmeninden biri olarak görülen Babis Makridis’in ilk uzun metrajlı filmiymiş...


40 yaşında olduğunu bir diyalog içerisinde öğrendiğimiz adam arabasında yaşamını sürdürüyor. Sabah kalktığında ilk işi bir arı çiftliğine gidip çevrenin en iyi balı olduğunu söyleyen birinden bal alıp,kafayı balla-çevrenin en iyi balıyla- bozmuş patronuna götürmek. Daha sonra periyodik olarak bir gün arkadaşını yoldan alıp diğer gün de bir parkta eşi ve çocuklarıyla buluşup arabanın içerisinde hasret gideriyor..Gününün tamamı bu şekilde aşırı yoğun bir tempoyla geçiyor..Gece olduğunda ayakkabılarını arabasının dışına çıkarıp şoför koltuğunu geriye bile yaslamadan uykuya dalıyor...Patronu ondan daha hızlı bir şoför bulunca onu işten kovuyor..Bunun yüzünden girdiği bunalımdan sonra bir gün motosiklete geçmek zorunda kalıyor..Zorunda kalıyor dedik;bir grup motosikletçi zorla arabasından çıkarıp,arabasını paramparça edip yerleştiriyorlar...Birkaç gün motosikletle hayatını devam ettiriyor..Ama motosikletle olan hayatı arabadaki gibi kolay olmuyor tabii ki...Onu da bırakıyor..Film sonunda da kendini bir gemi içerisinde buluyor...


Filmin ne anlatmak istediğini,nasıl bir felsefe yaptığını, senaristin ve yönetmenin seyircide nasıl bir etki uyandırmak istediğini anlayamadığım bir film...Yukarıda yazdıklarımın bir anlama girmemesi,neden bahsettiğimi anlamamanız inanın ki benden kaynaklı değil..Buradan sesleniyorum..Bu filmi izleyen biri denk gelirse buralara bana bu filmden anlamam gereken neydi,ne anlatıyordu bana söylesin...
Kısa bir post çıkarmaya çalışmadım ama bu filme denilecek başka bişey gelmiyor..Geliyor da blogu kirletmemem yönünde önemli bir tavsiye aldım. Ona uymalıyım...


Berbat,anlamsız,saçmalık..

22 Nisan 2012 Pazar

Portret v Sumer Kakh

2011 Rusya yapımı Alacakaranlığın Portresi seyirciye göstermek istediği ve keşfettirmeye çalıştığı duygu her neyse onu gerek çekimleriyle gerek oyunculuklarıyla yansıtamayan vasat bir film..
-DİKKAT:Tüm filmi anlatacağım-
Film başladı...
Marina görüntüde güzel bir işi,evi,kocası olan zengin bir hatun. Yediği önünde yemediği arkasında...Kocasını onun iş arkadaşıyla çok rahat bir şekilde aldatıyor. Yalnız kadın ondan da mutlu değil. Tatmin olamıyor kadın. Buluştukları evi beğenmiyor,adamın hareketlerini beğenmiyor. Gene bir buluşma sonrası taksi bulamadığı için yayan yoluna devam ederken aksilikler zinciri Sevgili Marina'yı buluyor. İlk önce topuğu kırılıyor. Bunu nasıl büyük bir sorun haline getiriyor sormayın. Tek bir ayakkabının topuğu kadını hayattan soğutuyor resmen. Girdiği şekiller görülmeye değ(mez)er.. Gündüz vakti topuğu kırılan Marina'nın bir arpa boyu yol alması geceyi bulur. Üstüne çantası çalınır,yardım istediği restorandakiler tuhaf davranır falan falan...Gece karanlığında güzel giyinimli bayanın dikkatini üç polis arkadaş çeker. Ee tabii polislerimizin kişiliklerini film başında öğrendik zaten. Kendileri yalnız bir bayan görmeye dursunlar hemen hallediyorlar işlerini..Marina içinde aynı şey geçerli..Ama gelin görün ki bu zamana kadar polisler kimsenin başını örtmeden işlerini hallediyorken Marina'nın başı örtülüyor,polisler kadının suratını "Gece Karanlığında" görmüyorlar..Hiç..Bu talihsiz olay sonunda ablamız yıkılmaz..O güçlü bir kadındır çünkü..Kocasına bile belli etmez..Ama Marina'nın içini değiştirir bu olay..Hayata farklı bakmasını sağlar..Alın size "Alacakaranlık" diyor senarist burada. Yardım istediği restorana abone olur,inadına hergün o restorana gitmeye başlar..Gittiği bir gün bir de ne görsün..Tecavüze uğradığı polisler karşısında.. Polislerden biri ayyaş kafayla çıkıyor dışarı,Marina alıyor onu takibe elinde bir şarap şişesi öldürecek polisi..Takip ediyor..Ayrıca belirtelim;Ruslarda şöyle bir adet var. Yoldan geçen istediğiniz arabayı durdurup- "taksi" olmasına gerek yok-,"paranı vereceğim şuraya götür" diyorsunuz götürüyor. Arabalara bir el etmeniz yeter direk duruyorlar. Devam edelim; takip adamın evinin asansörüne kadar devam ediyor. Marina elindeki şişeyi kırıp giriyor asansöre bekliyoruz ki kesecek boynunu..Beklenen tabii ki olmuyor. Marina elindeki şişeyi bırakıp polisin pantolon kemerini sökmeye başlıyor. Asansör geceleri rutin bir hale bağlanıyor. Kadın sevgilisinin bulduğu evlere pis diye laf söylerken bu evin halinin bok götürmesi onun için hiçbir sorun olmuyor ve eve girdiği gibi bir daha çıkmak bilmiyor. Adam kovuyor geri dönüyor..Seks sırasında sürekli "seni seviyorum" diyor kadın dövüyor erkek..Marina aşık oluyor tecavüzcüsüne.. Kalburüstü hayatını, bu zamana kadar bütünleştiği tüm değerleri bırakıyor..Sonra kocasına dönmek zorunda olan Marina hava alanına bırakılıyor. Polis gitmiyor kadını izliyor. Karısını almaya gelen kocasına gözükmüyor Marina ve yollara düşüyor arkasında polis..
Film bitti...

Anlamsız,hiçbir şey anlatmayan,"bakın biz de film çekiyoruz" demek için çekilmiş üstüne bir de ödüller almış film..İzlemeyin..

Kötü
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...