" Hayat beni önüne katıp sürüklemesin diye sürüklediklerine bakıp onlardan ayrı bir baş tutmak istedim. Çünkü hayattan iğreniyordum. Nesini öğrenip, anlayıp, anlamlandırılmış haline şahit olsam, ikna olsam da bu iğrenme duygum ve burada olmadan duyduğum utanç hiç geçmedi. Bunu kime şikayet edeceğimi çok düşündüm, bu utancı kime aktarayım diye dört döndüm, nafile. An oldu ya da gün oldu şartlar sebebi ile iğrenmede beni geçenler de gördüm ama buna hiç inanmadım. Onlar hayattan değil şartlardan iğreniyorlardı. Ben bütün şartları sıyırdığımda kalandan iğreniyordum, tabakta kalandan değil ya da önüme konandan değil, tabağın kendisinden ve önüme bir şey gelmesi, konması halinden iğreniyordum. Bu tiksintim hiç hafiflemedi. "
Coşkuyla Ölmek (Şule Gürbüz), sf 42.
Tavsiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tavsiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23 Temmuz 2013 Salı
23 Haziran 2013 Pazar
Otostopçunun Galaksi Rehberi
Otostopçunun Galaksi Rehberi.. Kitaplarla az çok ilgisi olan herkesin mutlaka ismini duymuş, ciltli halini görüp hey maşallah be diye içinden geçirmiş olduğu kült kitap. Ansiklopediden bozma görüntüsü netteki yorumlardan anladığım kadarıyla bazılarının gözünü korkutmuş, almaya, okumaya çekinmişler. Buradan o şahsiyetlerin kulaklıklarına eğilip var gücümle şu şekilde haykırmak istiyorum; "asrın hatasını yapıyorsun ey ölümlü"... ( Çok kibar oldu gerçi daha farklı bişeyler söylemek lazım. )
Aranızdan kaç kişi süregelmiş konforundan, alıştığı düzenden kolaylıkla vazgeçebilir? Peki çok sevdiğiniz, her köşesini sizin yerleştirdiğiniz evinizden? Belediyenin kalkıp bir gün "yıkıyoruz kardeş evini, buradan yol geçecek, hadi bakalım çıkma vakti." dese "eyvallah kardeş, tabii ki belediyeye can feda" kaçımız diyebilir? Arthur Dent de sizin gibi düşünüp, güzelim evimi kimselere yar etmem diyor kapısına dayanan görevlilere. Tabii ki bu durum yetmiyor birebir üstlerine gitmek gerek. İleri ki günlerde rutin haline gelecek buldozer önünde çamur içinde yatma günleri başlıyor Dent için. Gene o günlerin birinde Dent'i n göz hizasında bir karartı oluyor. Gölgenin ne olduğunu anlamak için merakla açtığı gözlerinin önünde, takıldığı bardan tanıdık bir sima Ford Prefect. İşte bu tanışma sonrası başlıyor tüm hikaye.
Bu ikiliye yüce başkan Zaphod, depresif robot Marvin, Trillian, Vagonlar, Derin Düşünce derken (şu an aklıma gelmeyen birçok isim) bir sürü isim ekleniyor ve olaylar katlandıkça katlanıyor. Oturup en başından nasıl başladığını, olayların nasıl ilerlediğini ve nasıl sonuçlandığını anlatacak değilim. Siz de zaten sakın ha okumayın. Eğer ki bu kitap hakkında en ufak bişey okursanız tüm büyüsü, tüm orijinalliği gider. Tıpkı tüm kitaplarda olduğu gibi. Zaten anlam veremiyorum eleştiri yazısını kitabın girişinden bir kuple, gelişmesinden bir kuple yazıp hadi gene şanslısınız bak sonunu söylemiyorum deyip yayımlayanlara. Keza arka kapak yazısını yazıp bide yazar hakkında bilgi verip bak ben kitabı yazdım diyenleri de. Umarım bir tek bana saçma gelmiyordur bu durum?
Galaksimize dönelim. Ucu bucağı olmayan, evrenin sonunda muazzam lezzetli yemeklerin yapıldığı bir restoranı olan galaksimizde işler yolunda değil bir şekilde. Bir soru var ki cevabı bilindiği halde ne anlama geldiği bilinemeyen. İşte bu soru ki bizimkileri oradan oraya sürükleyen, maceradan maceraya atlatan, her bir sayfasını yok artık canım diyerek çevirmenizi sağlayan, hele ki bir dipnotları var ki o dipnotları okudukça "ya sen nasıl bir kitapsın allasen!" demenizi sağlayan bir kitap bu. Absürt komedi / bilim-kurgu filminin sayfalarını çevirir gibi okuyacağınız bir kitap bu. Bir kitabın bu kadar komik olamaz demenize sebep olacak bir kitap. Bu kitap ki her ölümlünün tüketmesi gereken bir kitap o kadar...
Ciltli almayıp sırayla okuyacağım diyorsanız, sırasıyla kitaplar; "Otostopçunun Galaksi Rehberi", "Evrenin Sonundaki Restoran", "Hayat, Evren ve Herşey", "Elveda ve Bütün O Balıklar için Teşekkürler" ve son olarak " Çoğunlukla Zararsız". Ayrı ayrı okuduğum için kitaplar arasındaki farkı az çok kestirebiliyorum. Ciltli olarak okuyan tek bir kitabı okuyormuş gibi hissettiği için belki anlayamaz. Kaldı ki ayırt edecek çok da bişey yok. İlk iki kitap su gibi aktı elimde. İlk sayfadan kendine bağlamayı başarıyor. Üçüncü kitap daha bir yüzeyseli durağan gidiyor ilk iki kitaba ve son iki kitaba göre, adeta bir köprü görevi görmüş gibi diyebilirim. Ama sıkıyor mu haşa! Şu kitaba sıkıyor diyen çarpılsın zaten direk! Zevkler, renkler fasa fiso bırakın yani! "Çoğunlukla Zararsız" ın yeri farklı tabii. Veda etmeyi istemediğiniz birini terminale bırakır gibi. Aynen bu hisle çeviriyorsunuz sayfaları. Zaten bitmesin diye son sayfaları inadına okumadım, valla okumadım. Ama her güzel şeyin illa ki kaçınılmaz bir sonu vardır. Kapattım son kapağını dayadım göğsüme, sevdim küçük kitabımı. Her okuduğum kitabı seviyorum, ya daha çok ya daha az.. Hepsini almıyorum bağrıma en son Uzun Hikayeyi almıştım, şimdi de bu! Bu ne diye sizin için bir kıstas olsun bilmiyorum. Ama öyle işte çok sevdim ben bu kitabı...
Ciltli okumadım ama her kitabevine gidişimde elime alıp severdim. Ta ki birkaç güne kadar. Hayatımda alıp alabileceğim en güzel hediyeyi aldım. Kutu içinden kitabevinde elimde gezdirdiğim ama o kapıdan çıkarken hazin bir şekilde ayrılmak zorunda kaldığım o muazzam ciltli güzellik karşımda. Yaşadığım mutluluğu varın siz tahmin edin. Yollayanın elleri, yüreği dert, keder görmesin inşallah!
Otostopçunun Galaksi Rehberi bir kült. Her kafanın yazamayacağı, her işini iyi bilen insanın bu kadar geniş bir yelpazeye çıkamayacağı bir iş. Bundan mahrum kalmak, kalmamak sizlere kalmış. Bu kitap hakkında aylar sonra iki üç kelam etmenin buruk gururuyla sizlere tavsiye ediyorum. 42' nin anlamını bilmeden, boynunuza bir havlu atmanın ne demek olduğunu bilmeden göçmeyin, okuyun!
8 Mayıs 2013 Çarşamba
The Place Beyond the Pines
Şu sıralar adlarını sıkça duyduğumuz iki isim olan Ryan Gosling ve Bradley Cooper' ı aynı karede görmemize fırsat tanıyan film The Place Beyond the Pines.
Blue Valentine' den sonra mercek altına alınan yönetmen Derek Cianfrance' in uzun metraj olarak çektiği üçüncü film, Türkçe' ye Babadan Oğula ismiyle gösterime girecek. Kafanızda ne alakası var? sorusu oluşuyorsa da film bitiminde " öyle anlamsız çeviriler var ki bu en azından film ile bağlantılıymış." diyebiliyorsunuz. Buradan da anlaşılacağı üzere film babalar ve oğulları ile alakalı. Babalarının işledikleri günahların ceremesini çocuklar ne kadar çeker, onları ne boyutta etkiler? bu tip soruları sorgulayan ve cevaplandıran bir film Babadan Oğula...
Panayırlarda tehlikeli gösteriler sergileyen motosikletçi Luke ile görevine başlayalı daha sene olmamış yeni yetme polis memuru Avery' nin tanışmasıyla başlayan filmin üç kısımdan oluştuğunu gözlemek mümkün. Filmi, Luke' un beklemediği bir anda bir çocuğunu olduğunu öğrenmesi ve onunla kurmaya çalıştığı bağı Luke' un gözünden izlerken, Luke ile Avery' nin tanışması sonrası Avery' nin gözünden izlemeye başlıyoruz. Filmin ilk bir saatinde Luke yani Ryan Gosling' in gerçekten de göz dolduran oyunculuğunu izliyoruz. Oyunculuğunun gitgide daha da iyiye gittiğini söylemek sanırım ki hiç yanlış bir yorum olmaz. Karakter olarak benzer filmlerde sergilediği performansa eş değer oynadığını düşünenlere tek söylemem gereken; bebeğine bakarken, onu kucağına aldığı zaman değişen mimiklerine dikkatli bakmaları. Avery yani filmin ikinci saatinde izleme şansına sahip olduğumuz Bradley Cooper' a gelecek olursak; babasının baskısı sebebiyle bir şekilde göze girmeye çalışan, sevilen, saygı görmek isteyen bir isim olmak için bazı dümenler çeviren bir karakter. Bu karakteri bize aktarabiliyor Cooper lakin Gosling' in ilk devrede göz dolduran oyunculuğu sebebiyle sadece izlettirebilecek kadarını verebiliyor.
Film üç kısımdan oluşuyor dedim ve ilk iki kısmı sürpriz bozacak durumları anlatmadan aktarmaya çalıştım. Lakin üçüncü bölüm olarak adlandırdığım kısmı anlatabilmem için bu pek mümkün değil. O yüzden yüzeysel olarak anlatarak trans geçeceğim. Üçüncü bölüm " *** yıl sonra " diyerek başlıyor. Aradan geçen zamanda neler olup bittiğini, o gösterilmeyen kısımda neler olduğunu yakalayabiliyoruz. Lakin film bu iki bölümde psikolojik sorgulama, baba- oğul arasındaki görünmez bağ kavramlarını ve sevdiklerin, kendin için ne kadar ileri gidebilirsin sorularını dram ve suç hikayeleriyle, sistemin işleyişini ve adaleti sorgularken üçüncü bölümde tüm bunlardan tamamen farklı bir yol izliyor. Bu yüzdendir ki naçizane fikrim; bu bölüm gereksiz olmuş. Film gayet iyi bir şekilde ilerlerken o "yıllar sonra" kısmından sonra tüm bu sorguyu bırakıp, bambaşka bir tür olarak 140 dakikasını tamamlayabiliyor.
![]() |
| Filmi izledikten sonra bu fotoğrafı görüp gülümsememek imkansız |
Gelgelelim tümüne baktığımızda ortaya çıkarılan iş takdir edilesi ve izlenesi türden. Hele ki giriş sahnesiyle size kaliteli çekimler izleteceğiz garantisini veriyor. Giriş ve gelişme bölümlerine pekiyi, sonuç bölümüne orta notunu verebiliyorum. Ama toplamda benim için güzel bir notla sınıfını geçmiş bir film oldu Babadan Oğula. ( yukarıdaki fotoğraf bile yeter )
Etiketler:
İstanbul Film Festivali,
iyidir iyi,
Sinema,
Tavsiye
25 Nisan 2013 Perşembe
Diarios de Motocicleta
Festivalde izlediklerim hakkında iki üç kelam etmeden yeni bir post girmem diyordum ama yazılacak film bu film olunca akan sular durdu, yazamayan eller birkaç satır bişeyler yazmak istedi. O yüzdendir ki "işte, geldim buradayım." mod açık anlatmaya başlıyorum bu caanım filmi.
23 yaşındaki tıp öğrencisi Ernesto Guevara de la Serna ve 29 yaşındaki biyokimyacı Alberto Granado.. İki yakın dost ve tek bir plan. 4 ayda 8 bin kilometre yol almak. Amaç: Latin Amerika kıtasını keşfetmek. Planı yazarken veya okurken çok basitmiş gibi gözükse de eski bir motorun üzerinde, kısıtlı bir parayla 8 bin kilometre almak tabii ki hiç kolay olmaz.
1952 yılında yola çıkan iki kafadarın 1939 model yol arkadaşları ile beraber ite kaka bir yere kadar yol alır lakin bir yerden sonra emektar motorlarını arkalarında bırakmak zorunda kalırlar. Bundan sonraki yolu yürüyerek, yiyecek ve kalacak yer bularak sürdürürler. Kalacak yer bulmak zorunda olduklarında kontrol Alberto' dadır. Çünkü onun tatlı dili, muhabbeti istediklerini elde etmelerini sağlayacaktır. Fakat Alberto' nun dili yılanı bile deliğinden çıkartmışken Ernesto' nun dürüstlüğü o yılanı tekrar deliğine sokar. Gittikleri her şehirde halkla kurdukları iletişim, orada yaşayanların sıkıntılarına şahit olmaları bu yolculuğun sadece bir kıta keşfi olmasından çıkıp onları içsel bir yolcuğa sürükleyecektir. Özellikle Ernesto' nun fikirlerinde çok ciddi değişimlere sebep olur. Son durak olarak gittikleri San Pablo' da cüzzam kolonisindeki hastalarla tanışması, onlarla kurduğu ilişki sonrasında da Ernesto' nun artık Che Guevara olma yolunda bebek adımlarını atmaya başlamıştır.
Bir yol filmi izlemek için ekran başına geçtiğimiz iki saat sonunda Ernesto Guevara de la Serna' nın adını daha çok Che Guevara olarak bildiğimiz o büyük isim olma yolundaki düşüncelerine, yaşadıklarına, uğraşlarına, haksızlık ve zor durumlarda verdiği kararlara tanık oluyoruz. "Bu etkileyici eylemlerin hikayesi değil, bir yol boyunca dolaşan iki insanın hayatlarından bir kesit. Amaçları özdeş, hayalleri ortak.” diye başlıyor Ernesto günlüğünü karalamaya. Her gittikleri durakta birkaç cümle, birkaç paragraf daha karalıyor. Yıllar sonradır ki bu karalanan sayfalar ve Alberto' nun "Con el Che por America Latina" adlı kitabından yola çıkarak senaryo haline getirilerek çekilen The Motorcycle Diaries' i izleme fırsatı yakalıyoruz. Bu film, bizlere Ernesto' nun devrimci olma yolunda aklından geçenleri, değiştirmek istediklerini görme fırsat veriyor. İster yol filmi isterseniz biyografik hangi türe koyarsanız koyun başına mutlaka " çok iyi" sıfatı yerleştirmek zorundasınız. Çok iyi bir yol filmi. Çok iyi bir biyografi. Çok iyi bir film... Son 15 dakikasıyla bile önüme getireceğiniz birçok filmi ezip geçeceğine garanti verebileceğim bir film. Çünkü gerçek. Çünkü samimi. Çünkü içinde hala günümüzde dahi yaşananlar var. Çünkü Che ile ilgili politik mesaj içermeyen tek film. Çünkü bu filmi izleyip etkilenmemek mümkün değil. Çünkü daha 23 yaşındayken bu fikirlere sahip, halkının yaşadıklarına tanık olup arkasını dönüp gitmeyen bir adamın kat ettiği yolun başına gitmek, onu bide oradan görmek tarifsiz bir zevk...
Motosiklet Günlüğü, hayran bırakan oyunculuklarıyla Gael Garcia Bernal ve Rodrigo de la Serna başrolleri paylaşırken, yakın zamanda On The Road filmiyle ismini sıkça duyuran Brezilyalı yönetmen Walter Salles' in gözünden seyirciye sunuluyor. Güzel mi güzel müziklerin eşlik edeceği, beğeni garantili bu iki saati sizlere tavsiye ediyorum.
Benim izlememe ön ayak olan ve asla boş tavsiye vermeyen sweet drop' a kocaman sevgiler, teşekkürler..
10 Nisan 2013 Çarşamba
Searching for Sugar Man
Elvis' ten bile ünlü olan fakat bu durumdan haberi dahi olmayan Mr. Rodriguez ile tanışmak ister misiniz?
Bir barda arkası dönük şarkısını söyleyen bir adam ve onu keşfeden iki yapımcı. Sonrasında çok güvendikleri ve büyük ses getireceğine inandıkları bir albüm. Sonuç? Hüsran... Albüm Amerika' da neredeyse hiç satılmaz. "Cold Fact albümü var mı?" sorusunun cevabı "O kimin albümü?" dür. Siz hesaplayın artık hüsranın boyutunu. Ama işin ilginci yapımcılar bu albümden hiç pişman değillerdir. Rodriguez ile çalışmaktan dolayı büyük mutluluk duyarlar. Bir tanesi çalıştığı en iyi on adam içine sokar ki o on adam diye bahsettiklerinin içerisinde The Doors' tan tutun da The Beatles' a kadar birçok o zamanın büyük isimleri vardır. Diğeri de Bob Dylan' ından sonraki en iyi söz yazarı olduğunu düşünmektedir.
Albümümün bu gidişatı sonrası Rodriguez ortalıktan kaybolur. Rodriguez hakkında en ufak bir somut bilgisi dahi olmayan yapımcılarda zaten onu bulma gayretine girmezler. Rodriguez' i belli sebepler* yüzünden merak edenler bir şekilde* toplanarak Sixto Rodriguez' i tanıma, bulma, akıbetinin ne olduğunu öğrenme çalışmaları başlamıştır. Peki bu çalışmalar nasıl sonuçlandı? Başta bahsettiğim Elvis' ten bile ünlü olup haberi olmaması da neyin nesiydi? Böyle bişey mümkün müdür?
Bu soruların cevabı olan belgesel Searching for Sugar Man... Belgesel ama önceden izlediğiniz belgeseller gibi değil. Film gibi bir belgesel. Öykü içinde öyküsü var, kurgusu var. Olay akışlarını bir diğer deyişle sürüm, düğüm ve çözüm akışı o kadar iyi o kadar güzel düşünülmüş ki bu 86 dakikayı sadece belgesel diye kısıtlamak bana göre haksızlık olur.
Müzikle iç içe bir belgesel. Böyle olduğu için de kulaklarınıza bayram ettirecek, seyir boyunca ayağınızın tempo tutacağı şarkıların biri bitip diğeri başlıyor. Kullanılan tüm parçalar zaten Rodriguez' e ait. O hiç iş yapmayan albümlerden parçalar. Hangi parça hangi albümden olduğunu ekranın bir köşesinde şarkı girdiği an beliriyor. Ama size temin ediyorum ki son jenerik akıp, o son şarkıyı dinleyip video oynatıcısını kapattığınız zaman tek yapmak isteyeceğiniz soundtrack albümünü almak ( indirmek ) olacak. Bunun yanı sıra Rodriguez ve onunla ilgili bilgi edinmek için canlarını dişlerine katan o insanları tanımak sizlere gerçekten bambaşka duygular yaratacak. Film bir sürü adaylık ve ödül kucaklamış durumda. Ama illa bir referans istiyor, ödüller benim için önemlidir diyorsanız En İyi Belgesel Oscar heykelciğini aldığını ve bunu diğer adayları izlemeden bile hakkettiğini söylemeliyim.
Bir müzik adamının hikayesi. Hayal ettiği hayatı kaçırmış ama bundan bir saniye dahi pişman olmamış bir adamın hikayesi. Müziğe aşık insanların hikayesi. Müziğin hikayesi Bir Şarkının Peşinde...
* belli sebepler ve bir şekilde* : Ancak belgeseli izleyeceğiniz zaman öğrenmeniz gereken sebepler. Sürpriz bozan durumlar olmasın diye "belli sebepler" yazarak durumu genellemiş bulunmaktayım.
Etiketler:
Belgesel,
İstanbul Film Festivali,
iyidir iyi,
Müzik,
Sinema,
Tavsiye
31 Ocak 2013 Perşembe
Hikayem Paramparça
Erken Kaybedenler ile kalemini sadece macera- polisiye türünde kullanmadığını net bir şekilde okuyucularına kanıtlayan Emrah Serbes' ten yeni bir güzellik daha, Hikayem Paramparça..
Alper Canıgüz, Hakan Bıçakçı, Murat Uyurkulak ve nice yazarların oluşturduğu birliktelik Afili Filintalarda yazan Emrah Serbes sitede yayınladığı 89 madde içerisinden bir seçki hazırlamış. 68 maddeden oluşan bu seçkinin yanına bide " Galip İşhanı" öyküsünü eklemiş. Tüm bunlar sonucu oluşan bir kitap Hikayem Paramparça. Bu 68 maddenin kimisi sadece bir cümleye sığmış büyük bir ders kimisi de en fazla üç sayfaya yayılmış kısa ama anlamlı hikayeler.. Bu maddelerin çoğuna " evet, evet, lanet olsun ki haklı, ne de güzel söylemiş.." diyecek, bunları mırıldanarak sayfaları çevireceksiniz. Her insan bu kitaptan aynı tadı, aynı dersi almayacak elbette lakin illa ki bişeyler alacak. Bu kitabın son sayfasını okuyup, kapağını kapattığında kendini düşünürken bulacaksın. Derin düşüncelere dalacaksın. Lakin dediğim gibi kimisi bu düşüncelerden dersini alıp yazacak bir köşeye kimisi de "vay ne de yazmış, yardırmış gene koçum benim" deyip iki üç hikayedeki komik satırlara takılı kalacak..
"Afili Filintalar bölümünde olan o maddeleri netten okuruz, kitaba ne gerek var? " bu sorunun tek cevabı Galip İşhanı olacaktır. Kitabın son bölümünü oluşturan bu hikaye başlı başına bir kitap olacak türden. Paramparça olan asıl bu hikaye. Yenik Galip' in hikayesi. Galip' in arkadaşının hikayesi. Aslında hepimizin, her türlü canı yanmışların hikayesi.. Evet o maddeleri siteye girip "Emrah Serbes" etiketini tıklayarak da okuyabilirsiniz fakat bu hikayeyi okuyamazsınız. Ama bu hikaye okunmalı.. Okunmalı. Galip' e üzülmeli. Ona üzülürken aslında kime üzüldüğünü anlayacaksın. Arkadaşına üzülmeli. Ona üzülürken de aslında kime üzüldüğünü anlayacaksın.. İçeriden, içimizden bir hikaye Galip' in hikayesi..
"Tanrı zaten affeder, konsepti bu, bağışlayıcı olmak. Ama güçsüz olanın konsepti bu değil, onun elinde tek silah var, affetmemek."
"Gören bir adamı herkes yumruklayabilir. Esas cesaret körü yumruklayabilmekte. Bir kör yumruk yediğinde bunu karanlığın içinden gelen bir mesaj olarak algılar çünkü, kader gibi, gerçek hayatın sillesi gibi. Niçin yazıyorum? Şuurumdaki kör bölgeler için..."
5 Aralık 2012 Çarşamba
Dupa Dealuri
Çok yakın iki kız arkadaş.. Aralarındaki arkadaşlıktan öte olan o sağlam bağ.. Bu bağı kimler kopartabilir? Ya da bu bağın önüne nasıl geçilir? Böyle durumda çevredeki insanların görüşleri ne kadar önemlidir? Peki ya işin içine "din" girerse, inanç sorgulaması girerse bir sonuca varılır mi?
Anlatmak istediklerini kadınlar üzerinden, onların dertleriyle ve diliyle anlatan Cristian Mungiu son filmi Tepelerin Ardında ile bize inançların uğruna ne kadar kör olabilirsin sorusunu yöneltiyor. Ne zaman dur diyebilirsin, bir sınırın var mıdır yoksa "din" adı altında 3 maymunu mu oynamayı tercih edersin.. Voichita ile Alina yetimhanede birlikte büyümüş iki yakın kız arkadaştır. Voichita yetimhaneden sonra manastıra, Alina ise koruyucu aile yanında yerleşir. Yalnız Alina Voichita' nın içinde olmadığı bir hayat istemez. Onunla birlikte Almanya' ya gitmenin planlarını yapar. Bu planı paylaşmak ve Voichita' yı da yanında götürmek için birkaç günlüğüne manastıra gider. Kararlıdır, onu almadan hiçbir yere gitmeyecektir. Peki Alina' nın planı istediği gibi mi ilerleyecektir? Manastırdaki rahip ve rahibin nefesine bile itaat edecek halde olan rahibeler Voichita' nın aklını oldukça karıştırırlar. Bir tarafta beraber büyüdüğü dostu diğer tarafta ise ona emredilenler.. Voichita bu iki tarafın dengesini iyi ayarlayamayarak bir takım olaylar zincirinin başlamasına neden olacaktır.. Tüm bunların sonunda olanlar ise hiç kimse için iyi sonuçlanmayacaktır.
Bir film düşünün. Sevgi, inanç, sadakat uğruna yapılan fedakarlıkları ve hataları suratınıza çarpa çarpa anlatsın istediklerini. Eleştirsin sizi korkmadan, gözünüze sokmadan, nakış işler gibi inceden inceye yavaş yavaş ve her bir köşesine oyasını koyarak.. Mungiu, izleyen herkesi kendilerini sorgulatmaya çağırıyor.
150 dakikalık süresi başta elbette korkutuyor lakin kamera çekimleri, olayların gidişatı hele ki oyunculuklar sizi filmin içine alıyor, dış dünya ile ilişkinizi koparmayı başarıyor. Böylece sıkılmaya vakit bulamadan filmi bitiriyorsunuz. Cannes' dan 2 ödülle ( En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Senaryo ) dönen Beyond the Hills bu senenin mutlaka izlenilmesi gereken filmlerinden.. 9/10
30 Kasım 2012 Cuma
Luther
İngilizlerin zeki mi zeki, yakışıklı mı yakışıklı ve nice sıfatların ajanı John Luther ile tanışın.. Gerçi şu anda siz okurların bir çoğu çoktan tanışmışsınızdır bu sevilesi insanla. Ama tanımayanınız varsa hala benden size bir acil uyarı yazısı olsun bu.. Hem de en acilinden..
Şimdi soruyorsunuz; "Neden tanışalım, ne ayrıcalığı var bu ajanın da onca izlenecek dizi ve film varken bu diziyi izleyelim. Hele ki elimizi nereye atsak orada polisiye dizisi varken neden bu?" diye değil mi ? Ee işte ben burada devreye giriyor ve sizlere bu soruların cevaplarını veriyorum teker teker..
Neden Luther?
Çünkü Luther daha önce izlediğiniz hiçbir polisiye dizisine benzemiyor. CSI' ın bütün şehirleri olsun. Law and Order olsun ne bilim başka ne var gelmedi aklıma şimdi ama benzemiyor işte onlara. Her bölüm karşınıza çıkan bu "katil" sınıfına giren psikopatlar öyle farklı işleniyor ki öykü içinde şaşıp kalmamak elde değil. Başta bakıyorsun her şey çözülmüş katil bulunmuş, belli kim olduğu ama gidişat öyle bildiğimiz gibi onu kodese yollamakla sonuçlanmıyor. Dallanıp budaklanıyor. Diziyle ilgili nasıl bir bilgi versem diziyi katledecekmişim gibi geliyor o yüzden bu kadarını bilin yeter.
Çünkü Luther rolünde izlediğimiz insan.. hımm nasıl bir sıfat koysam bilemedim cidden. Idris Elba öyle bir oynuyor ki diyorsunuz ki "abi sen daha önce nerelerdeydin?".. Mimikleriyle, konuşmasıyla, çaresizliğe düştüğü zaman "ben polisim evet ama insanım be." tavırlarıyla oyununu göklere çıkarıyor..
Çünkü Luther da bir Alice var. Alice Morgan var. Hakkında kesinlikle ama kesinlikle itinayla hiçbir bilgi edinmenizi istemediğim, onu sadece izleyerek, olaylara şahit olarak tanımanızı istediğim bir karakter. Dizi dünyasında kesinlikle en özel karakterler içerisine girmesi gerektiğini düşündüğüm bir karakter.. Bu nadide karakteri analar ne yavrular doğuruyor kardeşim dedirtecek bir güzelliğe sahip ve güzelliği kadar oyunculuğuyla da göz dolduran Ruth Wilson canlandırıyor. Hakkında bu kadar konuştuğum bir karakteri siz de tanımak istemez misiniz?
Ne ayrıcalığı var?
Yakalanacak olan o katillerin profilleri, onları yakalama şekilleri her şeyi farklı bu dizinin. Senaryo, kurgu, çekimler çok iyi. Müzikler ise enfes.. Enfes.. Çalan şarkılar sanki olayların içine iyice girmeniz için ayarlanmış. Sözleriyle ve müziğiyle tam oturan cinsten..
Hep dert etmiyor musunuz! Bir sezon içerisinde çok bölüm var. 22,23 bölüm izleyebilecek vaktim de sabrım da yok diye. Buyurun o zaman tam sizlik bir dizi. İki sezonuyla toplam 10 bölüm. Tabii ki bu durum her ne kadar beni üzse de sizin hoşunuza gidecektir belki. İngilizlerin bu 4-6 bölümlük sezon anlayışlarından bir an önce vazgeçmeleri dileğiyle..
1.sezon finalinde ciddi ciddi tansiyonumun düştüğünü belirtmek ister. Kalp rahatsızlığı ve hamile olanlara böyle bir riski teşkil ettiği için diziyi izlememelerini öneririm.. Geri kalanlar ise bu zeki herifi bu zamana kadar tanımadığınız için çok şey kaybediyorsunuz der, elinizi çabuk tutmanızı öneririm. Luther izleyen o azınlık içerisinde siz de olabilirsiniz..
28 Kasım 2012 Çarşamba
Kabare
İBB Şehir Tiyatroları'nın 2008- 2009 sezonu' nun Mart ayında ilk kez perdelerini seyircisine açan "Kabare" orijinal ismiyle "Cabaret".. 3 sezondur kapalı gişe oynanan müzikal; 1966 senesinde Broadway' de sahnelendikten sonra 1972 senesinde aynı isimle beyazperdeye aktarılmış. Sekiz adet Oscar heykelciğini kucaklayan film 2007 yılında Amerikan Film Ensititüsü tarafından hazırlanan "Tüm zamanların en iyi filmleri" listesinde 63. sırada gösterilmiş.
1931 yılı Almanya'sında bir kulüp. Kulübün gözde kızı Sally.. Amerika'dan Berlin'e yeni romanını yazmak için gelen yazar Clifford.. İkilinin yolları bir şekilde kesişir ve beraber yaşamaya başlarlar. Nazilerin yükselişe geçtiği bu dönem içerisinde Sally-Clifford ikilisi ve arkadaşları savaş, siyaset gibi hayatın "sıkıcı" konularına bulaşmadan gülüp eğlenerek günlerini geçirirler. Lakin bu uzun sürmez. Hitler rejimi iyiden iyiye şehri ve ülkeyi ele geçirmeye başladıkça hayatın o "eğlence" kısmında pek bir eser kalmaz..
2 saat 40 dakikalık müzikal iki perde halinde sahneleniyor. Sahnenin hemen arkasında orkestraya çok güzel bir yer ayrılmış. Canlı, birebir çalan her tınıyı duymak ve çalan her müzisyenin çok başarılı olması müzikalin "iyi" sıfatı almasında büyük bir etken.
Kulüpteki dansçılar, Nazi yanlıları derken normal oyunlardaki kadrodan biraz daha fazla isim var oyunun kadrosunda. Gözde kız rolünde tanınmış bir isim olan Özge Borak.. Sesinin bu denli iyi olduğunu tahmin etmediğim oyuncu müzikalde de güzel bir iş çıkarıyor. Yazar Can Başak, pansiyon sahibesi Selma Kutluğ oyunculuklarıyla öne çıkan diğer isimler. Ama asıl bahsedilmesi gereken, "Kabare" müzikali denilince akla ilk gelmesi gereken tek bir isim var ki o da Mert Turak.. Kulübün ve kabarenin sunucusu, anlatıcısı Emcee rolünde izlediğimiz Mert Turak.. Hani derler ya sahnede devleşti diye. İşte bu deyim tam da bu adam için kullanılır. Hem de büyük, yaldızlı parlak harflerle.. Daha önce ismini dahi duymadığım bu adam sahneye çıksın da izleyeyim diye oyun sırasında beklediğim, her çıktığı sahnede de kaba tabirle yardıran, final sahnesiyle de zirveye yerleşen, ayakta alkışlanacak oyunculuğuyla müzikalin konuşulması gereken kesinlikle tek ismi.. Size şöyle söyleyeyim. Sadece bu adamı izlemek için bile gidilir bu oyuna, o kadar..
![]() |
| Mert Turak - Özge Borak |
Müzikalin benim gözümdeki tek eksiği, ses.. Müzikal olduğu için, canlı müzik olduğu için ses üzerinde ciddi durulması gereken mevzu. Salon öyle çok büyük bir salon olmadığı için sesin de bu kadar yüksek olması sorun yaratmadı değil hani. Bazı yerlerde kulak tırmaladı açıkçası. Onun dışında rahatsız olacak hiçbir durum yoktu benim gözümde..
Hala oynuyor mu pek bir bilgim yok. Eğer ki devam ediyorsa kesinlikle şans vermenizi tavsiye ederim. Şehir tiyatrosu olduğu için de öyle büyük bir paradan bahsetmiyoruz.. Sinema parasına tiyatro diyelim. Bir kerede tiyatroya şans verin.. 3 saattin nasıl geçtiğini anlayamayacağınız bu oyunu görün..
Mert Turak 10- Kabare 8,5
3 Kasım 2012 Cumartesi
Uzun Hikaye
Kitap hakkında burada iki, üç kelam bişeyler demiştim. Çok sevmiştim Mustafa Kutlu' nun incecik sayfa sayısıyla anlattığı uzun hikayeyi. Ali' nin "iyi" insan tanımını, Ali'nin Münire ile masum, Mustafa ile derin ilişkisini, elalemin hak hukuk kelimelerini ağızlarından düşürmedikleri bir devirde iş icraata geldiğinde etrafta kimsenin kalmadığını, her ne olursa olsun umudu yitirmeden her seferinde yeniden başlayabilmenin sevincini yani kısaca hayata karşı verilen her türlü mücadelenin yılmadan, usanmadan verilişini sevmiştim kitapta. Kitapta bu olayların yalın bir şekilde aktarılmasını sevmiştim. Doğal bir şekilde aktarılıp, acıtasyon yapmadan hissettirebilmesini sevmiştim. Ben de onlarla beraber seyahat etmiş, onlarla mücadele etmiştim sanki. Mustafa Kutlu öyle içten yazmıştı ki içine almıştı beni Ali ile Mustafa'nın iç ısıtan hikayelerine.. İşte Osman Sınav da bu yalınlığı filme katmıştı. Kendinden başka şeyler katmaya çalışmadan kitapta olanı filme aktarmaya çalışmıştı. Bu sebeptendir ki bu filme gittiğim için hiç pişman değilim.. Kitaptaki doğallığı yansıttığı için, egosuna yenik düşmeyip kitabı rezil etmediği için sonsuz teşekkür ederim Osman Sınav'a. Elbette filmin sonu hakkında denilecek birkaç sözüm var ama spoilera gerek yok. Bırakaydı da olduğu gibi kalaydı keşke deyip, kaçarım..
Oyuncular.. Liste bir hayli uzun. İsimler de baba isimler. Hepsinin başarılı seçimler olduğunu düşünüyorum. Film için ellerinden geleni yapmışlar. Kenan İmirzalıoğlu.. Adam gözümde rüştünü ispat etmiştir. Ötesi yok.. Süper, tek kelimeyle süper.. Oynuyor, izlettiriyor, sevdiriyor, filme bağlanmanızı sağlıyor.. Enfes.. Yüreğine sağlık diyelim buradan..Çok konuşulan Tuğçe Kazaz.. Olmuş, olmamış tartışılır. Filmin önüne geçmiş mi hayır. İzlettirmeyecek kadar mı kötü hayır. O zaman üstünde durmaya gerek var mı? Yok.. Devam
Müzikler.. Bayıldım. Her name, ezgi dönemi, duyguyu, filmi her türlü yansıtıyor. Soundtrack albümü arşivde bulunması gerekenlerden, kesinlikle. Hele ki "Ah bu gönül şarkıları" off.. Yok böyle bir müzik. O klarneti kim üflüyor ise onun nefesine kurban olayım ben.. Merak edenler buyrun buradan dinleyin efendim..
Çok beğendim. Kitabın yeri tabii ki her zaman olacağı gibi çok ayrı. Film için de aynı güzel sözleri söyleyebilirim, rahatlıkla. Nasıl olduysa inadımı kırıp izlediğim için mutluyum. Koca salonda filmi tek başıma izlediğim için mutluyum. Nasıl ki kitabı bitirdiğim de sevinç ile hüzün birbirine girmişti, film bittiğinde de aynılarını hissettim.. İşte öyle güzel bir yapım olmuş bu.. Filmin bitmesiyle perdede donup kalan o son kareyle başbaşa kalıp "Ah bu gönül şarkıları" eşliğinde tüm jeneriğin akmasını izlememe, izlerken uzaklara dalıp gitmeme izin veren teknisyene binlerce teşekkür. O üç dakikayı bana verip, ekranı karartmadığı için çok sağolsun.. İzleyin, sevin, bağrınıza basın hem kitabı hem de filmi.. Pişman olmazsınız...
2 Kasım 2012 Cuma
The Newsroom
Bir HBO yapımı The Newsroom. HBO, dizi sektöründe takip edilesi kanallardan. Yayına sürdüğü dizilerin kalitesi su götürmez bir gerçek.. Neler var şimdiye kadar HBO etiketli izlediğimiz diziler arasında bakalım: Game of Thrones, The Pacific, Band of Brothers, Rome, Carnivàle, Six Feet Under, The Sopranos, Angels in America, How to Make It in America.. Kaldı ki bunlar izleyip, bildiklerim, sevdiklerim. Şu saydıklarım arasında kötü olan yok.. İnanın buna ki yok. Hepsini gözü kapalı tavsiye ederim, o derece.. Fenomen haline gelmiş True Blood, eleştirmenlerden yayımlanan en büyük televizyon dizilerinden biri olarak kabul edilen The Wire.. Hepsi HBO etiketli, neredeyse hepsinin İmdb puanı 8'in üstünde..
Dizi adından da anlaşılacağı üzere "ana haber" hikayesi. Lakin güzelim diziyi bu şekilde nitelendirip, sınıflandırırsam beni taşlarlar. Sadece ana haber sunucusu ve onun hayatını anlatan bir dizi diye kısıtlamak da kesinlikle yanlış olacaktır. Bu dizi belli bir karakterin hayatına ya da sabit bir olaya odaklı değil.. Lakin tabii ki hikayeyi ilerleten, işlerin onun üzerinden yürüdüğü bir karakter var. O kişi de Will.. Will' in iş hayatına, öze hayatına, ikisinin birbirine karışıp karışmaması arasındaki karmaşaya tanık oluyoruz. Ama dizi sadece bu kadarını da anlatmıyor. Amerika'nın nasıl da "harika" bir ülke olmadığını göstererek, ülke yönetiminde ne dolaplar dönüyorsa onları da anlatmaya çalışıyor. Hem de gerçek tarihlerle gerçekten yaşanmış olaylarla, kanıtlarla, isimlerle.. Yani ülkesinde dönen işleri korkusuzca dile getirebilen bir yapım The Newsroom. Ülkeyi sözde yönetmeye çalışanların çevirdiği işleri objektif bir gözle, acımasızca eleştiren bir dizi. Bu dizi ki aynısı bizim ülkemizde çekilse değil 2. sezona onay almayı 2. bölümünü bile göremeyiz. İzleyemediğimiz gibi bu senaryoyu yazanlar zorla susturulur veya bunu yayımlamaya yeltendiği için kanal kapatılır. Size bu kadar söylüyorum, varın dizideki eleştiriyi siz düşünün. Gerçi ülkemizde saydıklarımın olması için öyle aman aman ağır sözler söylemeniz bile gerekmez ya!..
( Resimden sırayla ) "Anchorman" Will, yapımcı Mac, patron Charlie, ekonomist "freak" Sloan, "nerd" Neil, dizinin sözde kötü adamı Don, yapımcı yardımcısının yardımcısının yardımcısı Mag, Mac' in sağ kolu saftirik Jim. Esas kadro budur. Bu isimlerin elde ettikleri bir bilginin "haber" niteliği kazanması için ne kadar çok uğraştıklarını görüyoruz. Bir haber bülteninin yayınlaması için ne kadar uğraş verildiğini... Karakterler, daha önce izlediğin dizilerdekilere evet kesinlikle çok benziyor. Ama bir o kadar da benzemiyor sevgili okurum. Bu da ne demek şimdi diyorsun değil mi? Ben bu sorunun cevabını açıklamaya kalkışırsam dizinin sihrini alt üst edecek, heyecanını silip süpüren birkaç detay vermem gerekir. Bunu da istemem. Çünkü isterim ki bu diziyi kendin izle, keşfet, sev, bağlan.. Ee ben de buraya kadar okuduğun için sende biraz merak uyandırayım istiyorum canım ne var bunda..
Dizide, izlediğimiz diğer birçok diziye göre çok daha hızlı akan ve uzun geçen diyaloglar mevcut. Lakin The Social Network filmini izlemiş iseniz, bu hız size yabancı gelmeyecektir. Çünkü bu film sayesinde En iyi senaryo Oscar' cığını kucaklayan Aaron Sorkin, dizinin yaratıcı koltuğunda oturan isim.
Sanırım her şey bu kadar.. İlk dizi yazısını da böyle bitirmiş oldum. Oldu mu olmadı mı bilemedim ama elimden geldiğince diziyi siz okuyuculara satmaya çalıştım. Ne kadar iyi bir pazarlamacı olacağım size bağlı : ) Hadi bakalım şimdiden iyi seyirler olsun..
19 Ekim 2012 Cuma
Bu Köşeyi Bilin: N.Ş.A
Barış Uygur.. Uykusuz dergisinin takip edilesi yazarı. Bu yazısıyla inceden inceye "Nazlı" hanıma lafı geçirmiştir. Sağolsun, varolsun.. Konuyu dağıtmayalım.. Uygur, "Akıl fikir ofisi" köşesiyle tanınmış olsa da benim bahsetmek istediğim onun N.Ş.A ( Normal Şartlar Altında ) adlı köşesi.. Üç beş aydır takibe aldığım bu yazı dizisini, çevremde dergiyi okuyan, okumayan kim varsa söyledim durdum "okuyun, okuyun" diye. Dedim meczup, bu görevi daha geniş bir kitleye duyurmalısın.. İşte sevgili okur sana, size sesleniyorum..Geç olsun güç olmasın diyerek. Okuyun bu yazı dizisini.. Bilin bu köşeyi.. Yayınlanmış eski yazılarına ulaşamazsınız ama ekşi sözlükte çoğu alıntı halinde kopyalanmış, onlara bakın. Ya da hadi geçmişi boşverelim. Bu haftadan başlayalım. Eminim ki bu haftadaki yazısını bile okusan bir sonrakini merakla bekleyeceksin, takibe alacaksın.
Köşenin adından da anlaşılacağı üzere, tüm insanlık için genel gerçek olaylardan bahsediliyor.. Yani normal koşullarda kabul edilecek gerçeklerden bahsediliyor. Şartlar, olanaklar normal ise olabileceklerden.. Buraya kadar her şey tamam. Gerçekler kısmını zaten biliyoruz lakin sonrasında bu "normal"lerin Türkiye için birden "anormal"leşmesiyle ilgili bir iki cümle sıkıştırılıyor ki, vay anam vay.. Canım yurdum, güzel ülkemi öyle yerlerden vuruyor, eleştiriyor ki Uygur, okuyunca tıkanıyorsun, boğazına düğümleniyor kelimeler. Karşı gelemiyorsun, "adam haklı beyler, dağılın." demekten başka hiçbir şey diyemiyorsun. Espri dozajını da öyle iyi ayarlıyor ki gülümsetirken cız ettiriyor resmen..İşte, böyleyken böyle. Dergiyi sadece karikatür okumak için almayın. Yigit Özgür, Cihan Ceylan bölümlerini okuyup kaldırmayın bir kenara güzelim dergiyi, gözünüzü seveyim.. Onları da severiz, okuruz, güleriz elbette ama sadece onlardan ibaret değil dergi bunu belirtmek isterim. Takdir sizin..
"Normal şartlar altında polis suçu önlemek, suçluları yakalamak maksadıyla görev yapar, "korumak ve hizmet etmek için" vardır. Türkiye' deyse polisin televizyonda yayınlanacak reklam filmleri hazırlanarak bu filmlerde ailelere " çocuklarınızı sokağa çıkıp hakkını aramasının önüne geçin, bu işin sonu," dediği ibret, dehşet ve istikrahla görebilirsiniz. Bir sonraki aşamada polisin "kimse evinden çıkmasın, evden çıkanların suça maruz kalma tehlikesi var." konulu reklam filmine hazır olmanız yerinde olacaktır."
"Normal şartlar altında bir cumhuriyet, vatandaşları için vardır. Hiçbir surette, tek bir vatandaşının kılına bile zarar gelmesine tepki gösterir. Türkiye’deyse “birkaç Mehmet şehit oldu diye” meclisi toplamaya gerek görmediklerini açıkça söyleyen iktidar partisi milletvekilleri bulabilirsiniz. Telaşa mahal yok, halkımızda bu adamları, “aramıza karışıp tadımızı kaçırmasın” diye seçip meclise göndermektedir zaten. Tabi bu iyimser tahmin."
11 Ekim 2012 Perşembe
Yabancı
İnsan... Canlı grubundaki bitki ve hayvanlardan "düşünebilme yetisine sahip olma" özelliğinden dolayı ayrı tutulan tür, insan.. Düşünceleri ve yargılarıyla kendi türüne saniyelik ama kalıcı hasarlar verebilen mahluk, insan.. Nankördür insan evladı. Önyargılıdır, ilk önce "ben" diyendir, vicdana sahip fakat onu kullanmamayı seçendir, söz konusu kurtarılacak kendi g***yse anasını bile görmeyendir.. Sanırım insan isminin önüne yapıştırılacak çokça sıfat var. Bu sıfatların sayısı yaşanmışlıklarla doğru orantılı ilerler. Ne kadar çok yaşamış, ne kadar çok kazık yemiş, ne kadar çok nefes tanımış isen o kadar çok sıfat koyabilirsin "insan"ın önüne.
Albert Camus bir hayli kişi tanımış, birkaç kazık yemiş. Çokça sıfat koymuş "insan"ın önüne, hem de anlamca ağır sıfatlar.. Bu sıfatlı insanlar hikayelerine kahraman, kahramanlar olmuş. Evet okurken safça " vay be ne yazmış, nasıl kaleme almış bu karakteri, nasıl da oluşturmuş bütün bu özellikleri " diyebiliyoruz. Lakin hakkındaki gerçekleri öğrenince safça kurduğun soruların cevapları tek tek alıyor yerlerini.. Bu adam yaşamış, görmüş, geçirmiş de yazmış. Hikayelerde lanet okuduğun karakterlerle o gerçek hayatında baş etmeye çalışmış, kimisini yenmiş kimisine de yenik düşmüş diyorsun. Üzülüyorsun ama kendini şanslı hissediyorsun. Değil mi? Peki gerçekten şanslı mısın? Çok mu mutlusun gerçekten? Hiç mi yok sana zarar veren, hiç olmadı mı yoksa? Canını yakan, kafanı yastığa koyduğunda o yastığın ıslanmasına sebep olan hiç mi bişey yaşamadın? Öyleyse ne mutlu sana.. Senin için bir de ben mutlu oldum.. Ama sana bişey söylemem gerek; senin için mutlu oldum evet ama sen bu kitabı okuma! Neden mi? Çünkü hayatı günlük güneşlik, her doğan güneşe şükreden, insanları, güneşi, ayı, çiçeği, böceği seven, gözünü yeni bir güne açtığı zaman etrafında kelebekler uçuşmaya başlayan bir insan hiç bişey anlamaz bu kitaptan. Kitap onda hiçbir iz bırakmaz. Yalnız şöyle bir gerçek var ki; canın hiç yanmamış, yakılmamışsa da az sabret! Bir iki seneye kadar sana da çelme atanlar olacak, uyandığında o uçuşan kelebekler teker teker ölecek işte o zaman okursan tadına varırsın bu kitabın. O zaman anlarsın insanların içlerinde nasıl saf kötülük beslediğini. İşlerine geldiğinde ise o kötülüğü kusursuzca nasıl sergilediklerini. O zaman geldiğinde " senden ya da ondan hiç beklemezdim, bunu ummazdım.." cümlesini kurarsın. İşte bu cümleden sonra sen artık yeni bir sen olmuşsundur. Yeni bir sen olmak zorunda kalmışsındır. Bu kitabı işte şimdi oku.. Oku da insanlara olan bakış açın şaşkınlık yaratacak boyuta gelsin. Oradaki karakterlerin sadece o hikayelerden ibaret olmadığını anla, bil. Okuduğun kahramanların hepsi var bu dünyada. Okudukça, tanık oldukça anlarsın.. Hepiniz mi aynısınız be, hepiniz mi böylesiniz yoksa? diye sorgulamaya başlarsın..
Sabahattin Ali, Yusuf Atılgan.. Bu iki isim insan tasviri üzerine harikalar yaratmıştır. İnsan ve psikolojisi hakkında enfes betimlemeler yapmışlardır. Hem de 30, 40 sene önce.. Bu isimler okunmalı, bilinmeli.. Son zamanlarda popüler oldu diye "Kürk Mantolu Madonna" kitabı sevilmemeli. "Ay bir klasiktir o kitap yea" gibi cümleler kurulmamalı.. O zaman neysek şimdi de öyleyiz. İlerlemek mi, gülünç.. Aksine ne denli geri gittiğimiz aşikar.. Camus'un da bu kitabı 1942 yılında yayınlandığını da işin içine katalım. Toplayıp, çıkaralım.. Elde gene bişey yok. Senin için sonuç nasıl çıkar bilmiyorum ama benim için sonuç aynı.. Ben gene insanları sevemiyorum, gene içlerinde barındırdıkları kötülüğün büyüklüğünden, ulaşabilecekleri vicdansızlık sınırından korkuyorum.. Buna rağmen yine de seviyorum, güveniyorum ya da en azından çalışıyorum.. Ne de büyük ironi.. "Aslında, insanların eninde sonunda alışamayacağı hiçbir düşünce yoktur.."(Yabancı,A.Camus) Ondandır ya sabrediyoruz böyle, ondandır ya akrep ile yelkovanın anlık kıpırdanmalarını dahi inceler hale gelmişiz.. Zamana bırak, geçecek.. ***********
Albert Camus bir hayli kişi tanımış, birkaç kazık yemiş. Çokça sıfat koymuş "insan"ın önüne, hem de anlamca ağır sıfatlar.. Bu sıfatlı insanlar hikayelerine kahraman, kahramanlar olmuş. Evet okurken safça " vay be ne yazmış, nasıl kaleme almış bu karakteri, nasıl da oluşturmuş bütün bu özellikleri " diyebiliyoruz. Lakin hakkındaki gerçekleri öğrenince safça kurduğun soruların cevapları tek tek alıyor yerlerini.. Bu adam yaşamış, görmüş, geçirmiş de yazmış. Hikayelerde lanet okuduğun karakterlerle o gerçek hayatında baş etmeye çalışmış, kimisini yenmiş kimisine de yenik düşmüş diyorsun. Üzülüyorsun ama kendini şanslı hissediyorsun. Değil mi? Peki gerçekten şanslı mısın? Çok mu mutlusun gerçekten? Hiç mi yok sana zarar veren, hiç olmadı mı yoksa? Canını yakan, kafanı yastığa koyduğunda o yastığın ıslanmasına sebep olan hiç mi bişey yaşamadın? Öyleyse ne mutlu sana.. Senin için bir de ben mutlu oldum.. Ama sana bişey söylemem gerek; senin için mutlu oldum evet ama sen bu kitabı okuma! Neden mi? Çünkü hayatı günlük güneşlik, her doğan güneşe şükreden, insanları, güneşi, ayı, çiçeği, böceği seven, gözünü yeni bir güne açtığı zaman etrafında kelebekler uçuşmaya başlayan bir insan hiç bişey anlamaz bu kitaptan. Kitap onda hiçbir iz bırakmaz. Yalnız şöyle bir gerçek var ki; canın hiç yanmamış, yakılmamışsa da az sabret! Bir iki seneye kadar sana da çelme atanlar olacak, uyandığında o uçuşan kelebekler teker teker ölecek işte o zaman okursan tadına varırsın bu kitabın. O zaman anlarsın insanların içlerinde nasıl saf kötülük beslediğini. İşlerine geldiğinde ise o kötülüğü kusursuzca nasıl sergilediklerini. O zaman geldiğinde " senden ya da ondan hiç beklemezdim, bunu ummazdım.." cümlesini kurarsın. İşte bu cümleden sonra sen artık yeni bir sen olmuşsundur. Yeni bir sen olmak zorunda kalmışsındır. Bu kitabı işte şimdi oku.. Oku da insanlara olan bakış açın şaşkınlık yaratacak boyuta gelsin. Oradaki karakterlerin sadece o hikayelerden ibaret olmadığını anla, bil. Okuduğun kahramanların hepsi var bu dünyada. Okudukça, tanık oldukça anlarsın.. Hepiniz mi aynısınız be, hepiniz mi böylesiniz yoksa? diye sorgulamaya başlarsın..
Sabahattin Ali, Yusuf Atılgan.. Bu iki isim insan tasviri üzerine harikalar yaratmıştır. İnsan ve psikolojisi hakkında enfes betimlemeler yapmışlardır. Hem de 30, 40 sene önce.. Bu isimler okunmalı, bilinmeli.. Son zamanlarda popüler oldu diye "Kürk Mantolu Madonna" kitabı sevilmemeli. "Ay bir klasiktir o kitap yea" gibi cümleler kurulmamalı.. O zaman neysek şimdi de öyleyiz. İlerlemek mi, gülünç.. Aksine ne denli geri gittiğimiz aşikar.. Camus'un da bu kitabı 1942 yılında yayınlandığını da işin içine katalım. Toplayıp, çıkaralım.. Elde gene bişey yok. Senin için sonuç nasıl çıkar bilmiyorum ama benim için sonuç aynı.. Ben gene insanları sevemiyorum, gene içlerinde barındırdıkları kötülüğün büyüklüğünden, ulaşabilecekleri vicdansızlık sınırından korkuyorum.. Buna rağmen yine de seviyorum, güveniyorum ya da en azından çalışıyorum.. Ne de büyük ironi.. "Aslında, insanların eninde sonunda alışamayacağı hiçbir düşünce yoktur.."(Yabancı,A.Camus) Ondandır ya sabrediyoruz böyle, ondandır ya akrep ile yelkovanın anlık kıpırdanmalarını dahi inceler hale gelmişiz.. Zamana bırak, geçecek.. ***********
23 Ağustos 2012 Perşembe
Buz ve Ateşin Şarkısı Serisi
Kitap ya da diziye ( kaldı ki sadece kitaptan bahsedeceğim) yönelik önemli mevzuların katili olacak cümleler kurduğumu düşünmüyorum. Ama yok ben riske atamam diyorsan da keyfin bilir sevgili okur..
Uzun zaman önce bitirdiğim efsane roman serisi Buz ve Ateşin Şarkısı ve ileride efsane olarak söz edilecek dizi Game of Thrones... Hakkında konuşacak çok konu var nereden, nasıl başlarım şu anda kestiremiyorum ya hadi hayırlısı.. Oturduğunuz koltuğa iyice yayılın, başlıyoruz..
Büyük insan George R.R. Martin 1991 yılında nasıl bir kafaya ulaştı ise yazmaya başlamış bu seriyi. Kafasında da yaratmış her ayrıntıyı, 7 kitap halinde yayınlanacak bir seri ve isimleri de sırasıyla A Game of Thrones, A Clash of Kings, A Storm of Swords, A Feast for Crows, A Dance with Dragons, The Winds of Winter, A Dream of Spring olacak demiş.. A Game of Thrones ( Taht Oyunları) yani serinin ilk kitabı, tüm bu planlamanın üstünden beş yıl geçtikten sonra basılmış. Yayınlandıktan kısa bir süre içerisinde de kitap, çeşitli ödüllere aday gösterilmiş, çoğunu da silip süpürmüştür. 2011 yılına geldiğimizde ise kitabın namı alıp yürümüş, New york dahil bir çok yerdeki "en çok satanlar listesi"nde yerini 1. sıraya kadar yükseltmiştir.
![]() |
| İşte serinin asıl hali |
Epik fantezi benim tabirimle ise fantastik dünya türüne giren seri, bundan önce okuduğum fantastik kitapların yanında çok ama çok farklı bir yere sahip.. Peki, neden? Popüler olduğu zamanlarda bir kitabı alıp, hemen okumayı sevmiyorum. Yani o ara çok meşhur, ay çok satanlara girmiş mutlaka bu kitabı edinmeliyim diye düşünüp kitap almışlığım yok. Çok satanlar listesine girmişse eğer takip ettiğim yazarın kitabı, onu alıp okumam için üstünden biraz zaman geçmesini beklerim. Yani etraftaki yorumların gazına gelerek acele iş yapmayı pek sevmem. Bu sene, Bursa kitap fuarına gittiğim sırada nasıl da meşhur "Taht Oyunları".. Aslında merak ediyorum çünkü hem fantastik dünya -içine girip kaybolunası bir dünya- hem dizisi var hem de nerede hakkında bir şeyler okusam kötü diyen yok ( gaza gelmeyi sevmem diyorum ama gayet de gelmişim len). Tam üç kere Epsilon Yayıncılık yazılı koca standa yaklaştım, uzaklaştım. Kitabı elime aldım, bıraktım. Çıkmaya yakın baktım cüzdana, kitaplar için ayırdığım paradan tam 25 lira kalmış, "bu bir işaret harcamasam olmaz Taht Oyunları da tam 25 lira" düşüncesiyle gittim, aldım. Yani ilk kitapla aramızda böyle bir bağ oluştu diyebilirim. Fuar dönüşü hemen başlayacaktım ama gene kendimi gereksiz bir durdurmayla Aylak Adam'a başladım. Bir gaza gelip kitabı hemen aldık ya sözde okumayacağız hemen.. Bundan iki gün sonra kitap-film-hayat tavsiyelerini dinlemeye çalıştığım, Caner Eler postunda da selam çaktığım güzel insan bana "Hemen Taht Oyunlar'ına başla!" diye bir mesaj atmasın mı! Hem de kitabı almama çabalarımdan ya da kararsızlığımdan hiç haberi yokken. Toparlarsak, kitabı alma aşamasından okumaya başlayana kadar yaşananlar seriye bakış açımı değiştirdi. Okumaya başladığım günden itibaren elimden bırakmadım, bırakamadım. İşteyken bile öyle yerlerde -tuvalet değil- öyle zamanlarda okudum ki, anlatsam mesleki kariyerim için hiç iyi olmaz..
Şu ana kadar sadece 3 kitabı Sibel Alaş tarafından Türkçe' ye çevrilmiş durumda. Yukarıdaki resimde 5 kitap var çünkü akıllı Epsilon Yayınları kitapları "Kısım 1", "Kısım 2" şeklinde parçalayarak bir kitaptan, iki kitap parası aldılar. Eyvallah kitabı çevirtip, yayınladınız sağolun diyesi gelmiyor insanın maalesef durum böyle olunca.. Neyse devam edelim.
Kitapların tamamı karakterlerin kendilerine ait bölümlerinden oluşuyor. Örneğin Jon Snow adlı karakterin kendine ait bölümde, başından gelen olayları Jon'un kendi ağzından dinliyoruz ve bizlere iç sesiyle eşlik ettiği bu bölüm-e-lere kalın ve büyük puntolu JON başlığı ile başlıyoruz. Kitaptaki her karakter için mi var bu, hayır.. Her kitapta önemli olacak karakterler değişiklik gösterebiliyor. İlk kitapta bir başlığa sahip olmayan bir karakterin diğer kitaplarda olması, o karakterin ileride hikaye için önemli bir konuma geleceği anlamını çıkarmamıza yardımcı oluyor. Başlıklı bölümlerin olmasının diğer bir olumlu yanı ise, kitaptaki olaylar birbirlerine karışmadan ilerleyebiliyor. Yani üç sayfa öncesinde Westeros'taysanız, okuduğunuz sayfada Essos'da oluyorsunuz fakat işler karışmadan bu farkı anlayabiliyor, devam edebiliyorsunuz. Bir de bu başlıklar inatla okumanıza yardımcı oluyor. Nasıl mı? Jon'un bölümünü okuyorum ve öyle bir yerde bitiyor ki diğer JON bölümüne kadar inatla ve merakla okuyorum. Okuduğum arada en az bir 30-50 sayfadan oluştuğunu düşünecek olursak, Jon sayesinde hızlıca ilerlemiş oluyorum kitapta.. Hep de Jon'dan örnekler vermişim :S
Bu zamana kadar hakkında illa bir şeyler duymuş olduğunuz Buz ve Ateşin Şarkısı serisi ya da en bilinen adıyla Taht Oyunları, sizleri alışagelmiş fantastik kitaplardan uzaklaştırıyor. Tek önemli bir kahraman yok bu seride. İyi de var kötü de. Kimin iyi kimin kötü olduğu kararı okuyucuya bırakılmış durumda. "Bunları, bu sebepten yapıyor" dediğinde hak veriyorsan bu adam iyidir diyebiliyorsun. Tabii ki salt kötüler de yok değil. Diğer kitaplarda bir ya da iki tane baş kahraman olur ve olaylar onların etrafında döner; bu seride ise bu durum söz konusu değil. Sadece savaş, kan, şiddet, entrika ya da ne olursa olsun en önemli kişi ölmez( ölümsüzdür) durumu yok. Evet ikinci bir dünya söz konusu, evet fantastik bir dünya ama aslında bir o kadar da gerçek. Ölmez dediğin ölüyor, yapamaz dediğin yapıyor.. Beklemediğin karakterlerden beklenmedik olaylar çıkıyor. Daha önce bahsettiğim başlık bölümünde karakterlerin iç seslerini duymamız, gerçek hislerini bilmemizi sağlıyor. Yaşadıklarının ne denli hayattan olduğunu.. Kurguyla gerçeğin bu denli iç içe oluşunu.. Kurgunun en babası, kurnaz senaryoların en babası, "hadi lan oradan" dedirtecek olay akışları, özellikleriyle hayran bırakan karakterleriyle kısaca hayal dünyanızdaki her şey işte bu seride!.. Kaçırmayın, mahrum kalmayın.. Bilin.. Eminim ki sizin çocuklarınız da bilecek ve o zamanlarda bile adından şimdiki gibi söz ettirecek..
Dizisini de tabii ki izledim onunla ilgili söylenecekler var ama izlediğim dizilerle ilgili nasıl bir post yazmalı, nelere değinmeli kafamda toparlayamadım henüz. Dizileri yazmaya başladığımda mutlaka değineceğim. Lakin bir iki kelam edecek olursak, bu güzelim seriden ayrı düşünecek olursak evet son 20 yılın en iyi yapımlarına girebilir. Çekimler için kısıtlanan güzelim kurgu yani kitabın senaryo haline gelmiş halini pek sevemedim. Yani kitapta yaşanan bir olay diziye öyle alakasız bir yerden, öyle alakasız bir zamanda sokuluyor ki. Gerçeğini bildiğiniz için bu halini kabullenmek zor oluyor. Kaldı ki reyting kaygısı diziye saçma sapan şeyler yaptırmış. Nedir yavrum o gay muhabbeti, gereksiz! Neyse daha sonra detayına inebiliriz belki bakalım, kısmet..
Şiddetle tavsiye edilecek bir roman serisi Buz ve Ateşin Şarkısı.. Tür olarak fantastik sevmiyorsanız bile size sevdireceğinden eminim. Çünkü yukarıda da belirttim; fantastik olsa bile çok içimizden, dünyamıza yakın bir kurguya hakim kitap. İlk kitaba (Taht Oyunları'na) başlayıp sevmediyseniz tabii ki kasmaya gerek yok ama hemen karar vermeyin, şans verin kitaba. Kendini tanıtmasına izin verin!
Son olarak buradan Martin'e kucak dolusu sevgiler yollamak istiyorum. Dilerim ki hemen buralardan göçüp gitmez hatta bunu bitirir yenilerini yazarsın. Senin elinden çıkan her yazıyı zevkle okurum.. Ee bir de tabii ki Türkçe çevirisini yapan Sibel Alaş'a da teşekkürlerimizi sunalım. Çok eleştiriler var çeviriye. O denli eleştiri yapacak konumda değilim lakin çevirinin o kadarını hakkettiğini düşünmüyorum. Okunabilecek en rahat hale getirilmiş de basılmış. Ben beğendim, rahatsız etmedi. Eleştirebilecek konumda olanlar beğenmediyse onlar tartışadursunlar. Kim ne yaparsa yapsın, Sibel Hanım çeviriye devam etsin de gelsin yeni kitaplar, özledim çok..
Velhasıl kelam; bu kitap, aklınızın almayacağı kurguya, bazısını çevrenizden tanıdık gelecek bazısını da okuyarak tanıyacağınız karakterler donatılmış ( Evet çok fazla karakter, çok fazla isim söz konusu lakin her kitabın arkasında acayip detaylı kim kimdir, neyin nesidir bölümü var.) bu seriyi okumanızı tavsiye ederim..
29 Temmuz 2012 Pazar
The Dark Knight Rises
Uzun ve sancılı bir bekleyiş içerisinde nişanlısının askerden gelmesini bekleyen kızlar gibi şafak saydığım, bir tane teaserını dahi izlemediğim, beklentilerimin tavana dahi sığmayacak hale geldiği, biletimi elime aldığım anda hayatında en çok istediği oyuncuğa kavuşan bir çocuğun heyecanıyla eşdeğer bir heyecan ile salona girip, yerime oturduğum ve gerçek dünyadan 3 saat yok olduğum, bundan sonra kesinlikle " efsane" olarak adlandırılması gereken filmden öte film The Dark Knight Rises...
Cumartesi gününe tüm sinema blogları döşer Batman postu diyordum. Ama gösterime girdiği gün gitme şansına hepsi ulaşamamış olacak ki sadece üç tanecik okuyabildim. Bu üç blog sahibinin ikisi hiç beğenmemiş filmi. Hatta "üçlemenin en kötü filmi" olduğunu bile söylemiş. Şaşkınlıkla hatta ufak çaplı sert itirazlarla okudum hepsini. Bu film nasıl beğenilmez, nasıl içlerine sinmez ve en kötü film seçilebilir aklım, mantığım almıyor. Ee tamam, zevkler ve renkler tartışılamaz meselesi var bundan haberdarım. Ama bir sınır vardır; o sınırda zevk de renk de değişemez insanlara göre..Nettir..Aynı olmalıdır.. Siyah ya da beyazdır. Bu film işte öyle... Net, siyah... Beğenmemişler, çünkü mantıklarına oturtamadıkları durumlar varmış, beğenmemişler "kötü adam" diğer filmlerde daha iyi yansıtılmış vs vs vs...
Fantastik bir dünya burası.. Ne gerek var o kadar ayrıntıyı düşünüp, filmin içine sıçmaya. Ne gerek var o niye böyle yaptı, bu neden bunu dedi diye bu kadar çok detayı sorgulamaya. Bırakın hepsini, her şeyi.. Filmin yönetmeni Christopher Nolan... Bu ismi duyarak, bu adamın elleriyle yoğurduğunu bilerek bir filme gidiyorsunuz siz.. Filmin başladığı andan itibaren koltuğa kenetlenmemizi sağlayan bir film çıkartmış adam, daha ne yapsın...
Senaryonun "büyük sona" yakışan biçimde şekillendiğinden tutun da oyunculukların hayranlıkla izlettiğine kadar, çekimlerin ve efektlerin kolunuzu,bacağınızı nereye koyacağınızı şaşırtacak şekilde olduğundan ve müziklerin muhteşemliğinden bahsedecek değilim.. Gidin... Hemen gidin... 1, 2, 3 kere gidin. Sıkmaz, sıkamaz.. Böyle bir şöleni kaçırmayın.. "Son"a çok yakışan bir film olmuş..
10 numara, beş yıldız, 100 puan, kuyruklu aferinli beş yıldız..
Resimlerle hafızamda kalacaklar;
![]() |
| Hemen temin edilesi ve günlerce dinlenesi albüm |
![]() |
| Takdir edilesi ve eli öpülesi insan evladı |
![]() |
| Bu Bat-Pod'un üstünde sen varken ayrı bir güzel gözüküyor be.. |
![]() |
| Yok böyle bir araç, alet neyse artık.. |
![]() |
| No one cared who i was, until i put on the mask. Takdir edilesi "kötü" adam |
![]() |
| Senin yerin çok ayrı! |
![]() |
| Sen oyna, ben hep izlerim. |
![]() |
| Yaşlan be adam.. |
![]() |
| Bittin he sen şimdi :( |
25 Temmuz 2012 Çarşamba
The Fall
Kariyerine müzik ve reklam videoları çekerek başlayan Tarsem Singh, ilk filmi The Cell'den sonraki altı yıllık sessizliğini The Fall ile bozuyor. R.E.M'in efsane şarkısı Losing My Religion' ın klibi ve çıktığı zaman hayli ses getiren Beyonce, Pink, Britney Spears gibi ünlü isimlerin oynadığı Pepsi reklamı ile dikkatleri çeken Tarsem, The Fall filmiyle ismini takip edeceğim yönetmenler arasına gireceğinin sinyallerini veriyor.
Şirin mi şirin dizi Pushing Daisies ile tanınan Lee Pace ile doğallığına hayran kaldığım ufaklık Catinca Untaru'nun başrollerini paylaştığı film sizlere, ilkokulda kullandığınız 12'li sulu boyalardaki tüm renklerin hepsni barındıran, bu zamana kadar izlediğiniz hiçbir filmde bir arada göremeyeceğiniz mekanların olduğu masalımsı bir dünya sunuyor. Afişe bir bakın; sadece bir afişte bile bu kadar renk varken varın siz düşünün filmin nasıl bir görsel şölen olduğunu..
Film, dublör olarak çalıştığı filmdeki jöne kız arkadaşını kaptıran ve çekim esnasında sakatlanan Roy ve ailesiyle birlikte yaşadığı çatışma sırasında kolu kırılan göçmen kız Alexandria'nın tanışmasıyla başlar. Tanışma faslından sonra Roy, Alexandria'ya bir masal anlatmaya başlar. İşte burada filmin gerçekliğinden çıkıp Alexandria'nın hayal gücünün yarattığı masal dünyasına geçiş yaparız. Fakat belli bir zaman sonra masal ile gerçek adeta iç içe girer ve masal içinde masal izlemeye başlar hale geliriz.
Film 4 senede, 18 farklı ülkede, 26 farklı mekanda hiçbir özel efekt kullanılmadan çekilmiş. Yani filmde ne görürseniz gerçek... Burada da kare kare nerede çekim yapılmış göstermişler, Kostüm ve makyaj göz alıyor. Oyunculuklar desen keza öyle.. Rumen uyruklu Catinca'yı ileride bir çok filmde görmeye başlayacağımıza şüphem yok.
Sinema tarihinde, hem böyle bir görsel şölen sunan hem de senaryosu ve kurgusuyla tatmin eden bir yapıt bulmak zordur. David Fincher ve Spike Jonze ikilisinin filme garanti verdiği ve gösterime gireli 6 sene olmuş bu şaheseri daha fazla vakit kaybetmeden izleyin..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






























