Dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2012 Cuma

Luther


                                 Luther, Luher, Luther... "You clever bastard..."

İngilizlerin zeki mi zeki, yakışıklı mı yakışıklı ve nice sıfatların ajanı John Luther ile tanışın.. Gerçi şu anda siz okurların bir çoğu çoktan tanışmışsınızdır bu sevilesi insanla. Ama tanımayanınız varsa hala benden size bir acil uyarı yazısı olsun bu.. Hem de en acilinden..

Şimdi soruyorsunuz; "Neden tanışalım, ne ayrıcalığı var bu ajanın da onca izlenecek dizi ve film varken bu diziyi izleyelim. Hele ki elimizi nereye atsak orada polisiye dizisi varken neden bu?" diye değil mi ? Ee işte ben burada devreye giriyor ve sizlere bu soruların cevaplarını veriyorum teker teker..

Neden Luther? 

Çünkü Luther daha önce izlediğiniz hiçbir polisiye dizisine benzemiyor. CSI' ın bütün şehirleri olsun. Law and Order olsun ne bilim başka ne var gelmedi aklıma şimdi ama benzemiyor işte onlara. Her bölüm karşınıza çıkan bu "katil" sınıfına giren psikopatlar öyle farklı işleniyor ki öykü içinde şaşıp kalmamak elde değil. Başta bakıyorsun her şey çözülmüş katil bulunmuş, belli kim olduğu ama gidişat öyle bildiğimiz gibi onu kodese yollamakla sonuçlanmıyor. Dallanıp budaklanıyor. Diziyle ilgili nasıl bir bilgi versem diziyi katledecekmişim gibi geliyor o yüzden bu kadarını bilin yeter.

Çünkü Luther rolünde izlediğimiz insan.. hımm nasıl bir sıfat koysam bilemedim cidden. Idris Elba öyle bir oynuyor ki diyorsunuz ki "abi sen daha önce nerelerdeydin?".. Mimikleriyle, konuşmasıyla, çaresizliğe düştüğü zaman "ben polisim evet ama insanım be." tavırlarıyla oyununu göklere çıkarıyor..

Çünkü Luther da bir Alice var. Alice Morgan var. Hakkında kesinlikle ama kesinlikle itinayla hiçbir bilgi edinmenizi istemediğim, onu sadece izleyerek, olaylara şahit olarak tanımanızı istediğim bir karakter. Dizi dünyasında kesinlikle en özel karakterler içerisine  girmesi gerektiğini düşündüğüm bir karakter.. Bu nadide karakteri analar ne yavrular doğuruyor kardeşim dedirtecek bir güzelliğe sahip ve güzelliği kadar oyunculuğuyla da göz dolduran Ruth Wilson canlandırıyor. Hakkında bu kadar konuştuğum bir karakteri siz de tanımak istemez misiniz?

Ne ayrıcalığı var?

Yakalanacak olan o katillerin profilleri, onları yakalama şekilleri her şeyi farklı bu dizinin. Senaryo, kurgu, çekimler çok iyi. Müzikler ise enfes.. Enfes.. Çalan şarkılar sanki olayların içine iyice girmeniz için ayarlanmış. Sözleriyle ve müziğiyle tam oturan cinsten..

Hep dert etmiyor musunuz! Bir sezon içerisinde çok bölüm var. 22,23 bölüm izleyebilecek vaktim de sabrım da yok diye. Buyurun o zaman tam sizlik bir dizi. İki sezonuyla toplam 10 bölüm. Tabii ki bu durum her ne kadar beni üzse de sizin hoşunuza gidecektir belki. İngilizlerin bu 4-6 bölümlük sezon anlayışlarından bir an önce vazgeçmeleri dileğiyle..


Sorulara göre bişeyler anlattım, birkaç daha ekleme yapıp toparlayayım. Luther, 2010 yılında BBC One kanalında yayınlanmaya başlamış bir İngiliz dizisi. Birinci sezon 4, ikinci sezon 6 bölüm yayınlanan 3. sezonun 2013 te gelmesi planlanan, bir saatlik süresinin su gibi aktığı bir ajan dizisi. Ajan dizisi demek belki de yanlış. Çünkü sadece Luther yok dizide. DS Ripley var, iki sezondur John' un belki de en iyi dostu. Ekipte olan birçok kişi daha. Aslında 2. sezonda tamamen değişen kadro biraz beni sinir etmedi değil hani. Aniden kayboluşları hiç hoşuma gitmedi. Ama 2. sezonu öyle bir bağladılar ki o kusur aklımdan puff diye uçup gitti. Her bölüm farklı bir konu, farklı bir psikopatı yakalama işi gibi gözükse de olaylar birbirine bağlantılı. Luther' ın hayatı her şeyle bağlantılı.. Konusu hakkında hiçbir bilgi vermemeye kararlıyım. Çünkü biliyorum ki birkaç bilgiyle bu dizinin tüm sürprizi kaçacak. O yüzden benim yazmadığım gibi siz de başka hiçbir yerde okumayın.

1.sezon finalinde ciddi ciddi tansiyonumun düştüğünü belirtmek ister. Kalp rahatsızlığı ve hamile olanlara böyle bir riski teşkil ettiği için diziyi izlememelerini öneririm.. Geri kalanlar ise bu zeki herifi bu zamana kadar tanımadığınız için çok şey kaybediyorsunuz der, elinizi çabuk tutmanızı öneririm. Luther izleyen o azınlık içerisinde siz de olabilirsiniz.. 

14 Kasım 2012 Çarşamba

Zaman Önemlidir ya..

Leyla ile Mecnun.. İlk izlediğim zaman dün gibi aklımda. Gene nasıl bir senaryo ile uğraşıyordu ise beynim bir türlü uyumama izin vermemişti.  Zorunlu ayaklandım gece 2,3 sularında. O saatte televizyonda ne bulmayı bekliyordu isem artık açmış bulundum bir kere. Kablolu tv olunca ilk kanal genellikle TRT 1 olur ya bizde de aynı durum geçerli. Neyse sağ üst köşede “Yeni Dizi” sağ alt köşede “Leyla ile Mecnun” yazıyordu. Neden izlediğim belliydi. Uykumu getirmesi ve gözlerimi yormasını bekliyordum. Mecnun'un Leyla' yı her baktığı yüzde görmesini, bir perde düğmesi arayışla hikayesi başlayan Mecnunun oradan oraya savrulmasını izliyordum. Bir Türk dizisi için alışık olamayacağımız diyaloglara şahit oluyordum. Arkadan bize gaz vermesi gereken salak saçması gülme efektleri olmadan, "hadi lan" gülün demeden gülebiliyordum izlediğim çoğu sahneye. Hem de bel altı espriler olmadan. Zamanın nasıl geçtiğini bile anlamadan “1.Bölüm Sonu” yazısını getirdiğimi hatırlıyorum. İkinci, üçüncü bölüm derken dizi sadece komedi dizisi olmaktan çıkıyor, buna sonra değinirim. Neyse işte o gün bugündür de izliyorum. Seviniyorum o gün bulduğum için bu diziyi. Leyla ile Mecnun' u ilk başladığı zamandan beri izleyenlerden olduğum için, sonradan sadece "dehşet dizi yea, bende izliyorum" demediğim için seviniyorum.

Neyse gelgelelim. "Şahane" birinci sezon, "eh işte" ikinci sezon derken üçüncü sezona geldi dizi. 1. Leyla'yı öldürme durumu olmasa bu dizinin çıtası çok daha farklı yerlere yükselecekti bu aşikâr. Lakin olmuş ile ölmüşe çare yok. Batırdılar mı hayır! Ama 2.sezonun sonlarına doğru ne demeli bilmiyorum ama bir şekilde dizinin eski büyüsü kaybolmaya başlamıştı. Tabii ki bana göre. 3. sezona gene yeni isimler eklendi, değişim rüzgarlarıyla birlikte "bakalım bu sefer nasıl olacak? eski tadı almaya başlayacak mıyız artık? sorularını sordurmaya başlamıştı.. Güzel başladı sezon, birinci sezonun tadını hafiften almaya başlamıştım lakin hala bir şeyler eksik gibiydi. Çünkü Leyla ile Mecnun sadece bir komedi dizisi değildi. Sadece bizi güldürmek için oynamıyorlardı. Sadece Leyla’sına aşık Mecnun izlemiyorduk ki sonuçta. Bu ne aşkı arayan bir dram dizisiydi ne de saçmalıklar üzerine kurulmuş bir komedi dizisi. Yaratıcılık. Evet, bu dizi için kullanılması gereken sıfatlardan biri belki de. Bu yaratıcılığın içine “hayat”ı sokabilmek.. Bu yaratıcılığın içine “gerçeği” koyabilmek.. Bu yaratıcılıkla birlikte “ajitasyon” yapmadan can yakabilmek. Tüm bunları yapabiliyordu işte Leyla ile Mecnun.. Evet gülüyorduk ama bundan da fazlaydı işte. O yüzdendir ki 1.sezondaki tadı istiyordum gene. Ama ümidim pek kalmamıştı artık. Ta ki 72. bölüme kadar. Son iki sezonun en iyi sayılabilecek bir bölümüydü belki de. Güldürdü mü evet, yarıldım ( uppss kaba bir tabir! ) bir kısmında. Cız etti mi lanet olsun ki evet. "İşte bunu istiyor, bunu bekliyordum Burak Aksak" dedim içimden. Birkaç bölümdür kıyamadığım için izlediğim diziye Hoşgeldin dedim yine. Belki de erken davranıyorum, diğer bölümler gene eskisi gibi olmayacak ama olsun. Bunu görmek sevindirdi beni bir kere. Bana bunları yazmaya teşvik etti ya daha ne olsun ki.. Kaldı ki Hoşgeldin dedim ama bu sezon Hoşçakal da demeliyim. Her şeyi tadında bırakmalı. Her şeyi.. Damakta kalmalı o tat. Canımız çektiğinde damağımızı yoklayıp tatmin olmalıyız. Her şeyi hızlı tüketmemeliyiz. Kanırta kanırta, yavaş yavaş.. Acıyı nasıl yaşıyorsak.. Heh aynen öyle işte..

Hoşgeldin Kadınım der gibi, Hoşgeldin Leyla İle Mecnun.. Lütfen çok geç kalmadan da git lütfen.. Zamanı geldiğinde git, git ki yeri geldiğinde seni özleyebileyim..


"Her şeyin ama her şeyin bir zamanı var.Unutmanın da unutulmanın da.. Yaranın kanaması gereken belli bir zaman var kapanmasın gereken de.. Hayatta her lanet olayın olgunun ya da her neyse o haltın her şeyin bir zamanı var. Bu zaman ya çabuk geçecektir ya da hiç geçmeyecektir.” Zamana bırak, gerisi gelecektir inan.” Ne kadar da yanlış bir cümle gibi geliyor biliyor musun?  Zaman hiçbir şeyi düzeltmez.. Sadece her şeyin üzerini kapatır. Her geçen gün birer örtü gibi üzerini örter. Her neyi kapatmak istiyorsan. Ama gene o lanet zaman bir gün çalar kapını. İşte o zaman örttüğün her bir örtü fırtınaya tutulmuşcasına uçuşur aynı anda. Bir bakmışın ki yara olduğu yerde, aynı haliyle durmakta. Kabuk bile bağlamamış. Sadece "zamanını" bekliyormuş tekrar kanamak için.. Al işte kanıyor gene. Ee şimdi hangi cümle kurtaracaktır seni. “Zamana bırak her şey unutulur” da olmadı. Ne demeli peki şimdi? Bence artık bırakmalı. Sadece artık ne halt yiyorsan ye kardeşim demeli.. Aslında zaman koy verme zamanı.. O yüzden koy ver gitsin genç..”

2 Kasım 2012 Cuma

The Newsroom


Bir HBO yapımı The Newsroom. HBO, dizi sektöründe takip edilesi kanallardan. Yayına sürdüğü dizilerin kalitesi su götürmez bir gerçek.. Neler var şimdiye kadar HBO etiketli izlediğimiz diziler arasında bakalım: Game of ThronesThe PacificBand of BrothersRomeCarnivàle, Six Feet UnderThe SopranosAngels in America, How to Make It in America.. Kaldı ki bunlar izleyip, bildiklerim, sevdiklerim. Şu saydıklarım arasında kötü olan yok.. İnanın buna ki yok. Hepsini gözü kapalı tavsiye ederim, o derece.. Fenomen haline gelmiş True Blood, eleştirmenlerden yayımlanan en büyük televizyon dizilerinden biri olarak kabul edilen The Wire.. Hepsi HBO etiketli, neredeyse hepsinin İmdb puanı 8'in üstünde..   

Dizi adından da anlaşılacağı üzere "ana haber" hikayesi. Lakin güzelim diziyi bu şekilde nitelendirip, sınıflandırırsam beni taşlarlar. Sadece ana haber sunucusu ve onun hayatını anlatan bir dizi diye kısıtlamak da kesinlikle yanlış olacaktır. Bu dizi belli bir karakterin hayatına ya da sabit bir olaya odaklı değil.. Lakin tabii ki hikayeyi ilerleten, işlerin onun üzerinden yürüdüğü bir karakter var. O kişi de Will.. Will' in iş hayatına, öze hayatına, ikisinin birbirine karışıp karışmaması arasındaki karmaşaya tanık oluyoruz. Ama dizi sadece bu kadarını da anlatmıyor. Amerika'nın nasıl da "harika" bir ülke olmadığını göstererek, ülke yönetiminde ne dolaplar dönüyorsa onları da anlatmaya çalışıyor. Hem de gerçek tarihlerle gerçekten yaşanmış olaylarla, kanıtlarla, isimlerle.. Yani ülkesinde dönen işleri korkusuzca dile getirebilen bir yapım The Newsroom. Ülkeyi sözde yönetmeye çalışanların çevirdiği işleri objektif bir gözle, acımasızca eleştiren bir dizi. Bu dizi ki aynısı bizim ülkemizde çekilse değil 2. sezona onay almayı 2. bölümünü bile göremeyiz. İzleyemediğimiz gibi bu senaryoyu yazanlar zorla susturulur veya bunu yayımlamaya yeltendiği için kanal kapatılır. Size bu kadar söylüyorum, varın dizideki eleştiriyi siz düşünün. Gerçi ülkemizde saydıklarımın olması için öyle aman aman ağır sözler söylemeniz bile gerekmez ya!..

( Resimden sırayla ) "Anchorman" Will, yapımcı Mac, patron Charlie, ekonomist "freak" Sloan, "nerd" Neil, dizinin sözde kötü adamı Don, yapımcı yardımcısının yardımcısının yardımcısı Mag, Mac' in sağ kolu saftirik Jim. Esas kadro budur. Bu isimlerin elde ettikleri bir bilginin "haber" niteliği kazanması için ne kadar çok uğraştıklarını görüyoruz. Bir haber bülteninin yayınlaması için ne kadar uğraş verildiğini... Karakterler, daha önce izlediğin dizilerdekilere evet kesinlikle çok benziyor. Ama bir o kadar da benzemiyor sevgili okurum. Bu da ne demek şimdi diyorsun değil mi? Ben bu sorunun cevabını açıklamaya kalkışırsam dizinin sihrini alt üst edecek, heyecanını silip süpüren birkaç detay vermem gerekir. Bunu da istemem. Çünkü isterim ki bu diziyi kendin izle, keşfet, sev, bağlan.. Ee ben de buraya kadar okuduğun için sende biraz merak uyandırayım istiyorum canım ne var bunda..

Dizide, izlediğimiz diğer birçok diziye göre çok daha hızlı akan ve uzun geçen diyaloglar mevcut. Lakin The Social Network filmini izlemiş iseniz, bu hız size yabancı gelmeyecektir. Çünkü bu film sayesinde En iyi senaryo Oscar' cığını kucaklayan Aaron Sorkin, dizinin yaratıcı koltuğunda oturan isim.

Sanırım her şey bu kadar.. İlk dizi yazısını da böyle bitirmiş oldum. Oldu mu olmadı mı bilemedim ama elimden geldiğince diziyi siz okuyuculara satmaya çalıştım. Ne kadar iyi bir pazarlamacı olacağım size bağlı : ) Hadi bakalım şimdiden iyi seyirler olsun..

21 Ekim 2012 Pazar

Kimim Ben ?


Ahmet Kaya... Çoğu kişinin bildiği şarkılarına kulak aşinalığım, sözlerini beğenip birkaç kere de dinlemişliğim var. Hepsi bu... Hayatını, felsefesini, duruşunu bilmem, karışmam. Dizi ya da filmde kullanılan şarkı, türkü ya da ezgi o sahneye cuk oturmuşsa kimin tarafından hazırlandığı, seslendirildiği beni ilgilendirmez.. Bu bölüme, sahneye, yaşananlara cuk oturmuş mu? Evet, hem de babalar gibi.. Cız ettiriyor mu? Evet.. Şu son 1 dakika içerisinde boğazım düğümleniyor mu? Hem de nasıl..

İstediğin müziği, alaturkayı yap seviyorum seni Suskunlar.. Dizide oynayan her oyuncunun yüreğine sağlık, çok iyisiniz der, kaçarım sevgili okur..Türk dizisi izlemeyen o "entel" grupta olmadığım için de mutluyum!

"Hep sordun kendine.. Kimim ben? Kim olursan ol bir kalbin varsa eğer, içinde bir yerlerde sızlayıp duruyorsa vicdan.. İşte sen aslında yalnızca vicdanından geri kalansın.."

23 Ağustos 2012 Perşembe

Buz ve Ateşin Şarkısı Serisi


Kitap ya da diziye ( kaldı ki sadece kitaptan bahsedeceğim) yönelik önemli mevzuların katili olacak cümleler kurduğumu düşünmüyorum. Ama yok ben riske atamam diyorsan da keyfin bilir sevgili okur..

Uzun zaman önce bitirdiğim efsane roman serisi Buz ve Ateşin Şarkısı ve ileride efsane olarak söz edilecek dizi Game of Thrones... Hakkında konuşacak çok konu var nereden, nasıl başlarım şu anda kestiremiyorum ya hadi hayırlısı.. Oturduğunuz koltuğa iyice yayılın, başlıyoruz..

Büyük insan George R.R. Martin 1991 yılında nasıl bir kafaya ulaştı ise yazmaya başlamış bu seriyi. Kafasında da yaratmış her ayrıntıyı, 7 kitap halinde yayınlanacak bir seri ve isimleri de sırasıyla A Game of Thrones, A Clash of  Kings, A Storm of Swords, A Feast for Crows, A Dance with Dragons, The Winds of  Winter, A Dream of Spring olacak demiş.. A Game of Thrones ( Taht Oyunları) yani serinin ilk kitabı, tüm bu planlamanın üstünden beş yıl geçtikten sonra basılmış. Yayınlandıktan kısa bir süre içerisinde de kitap, çeşitli ödüllere aday gösterilmiş, çoğunu da silip süpürmüştür. 2011 yılına geldiğimizde ise kitabın namı alıp yürümüş, New york dahil bir çok yerdeki "en çok satanlar listesi"nde yerini 1. sıraya kadar yükseltmiştir. 

İşte serinin asıl hali
Epik fantezi benim tabirimle ise fantastik dünya türüne giren seri, bundan önce okuduğum fantastik kitapların yanında çok ama çok farklı bir yere sahip.. Peki, neden? Popüler olduğu zamanlarda bir kitabı alıp, hemen okumayı sevmiyorum. Yani o ara çok meşhur, ay çok satanlara girmiş mutlaka bu kitabı edinmeliyim diye düşünüp kitap almışlığım yok. Çok satanlar listesine girmişse eğer takip ettiğim yazarın kitabı, onu alıp okumam için üstünden biraz zaman geçmesini beklerim. Yani etraftaki yorumların gazına gelerek acele iş yapmayı pek sevmem. Bu sene, Bursa kitap fuarına gittiğim sırada nasıl da meşhur "Taht Oyunları".. Aslında merak ediyorum çünkü hem fantastik dünya -içine girip kaybolunası bir dünya- hem dizisi var hem de nerede hakkında bir şeyler okusam kötü diyen yok ( gaza gelmeyi sevmem diyorum ama gayet de gelmişim len). Tam üç kere Epsilon Yayıncılık yazılı koca standa yaklaştım, uzaklaştım. Kitabı elime aldım, bıraktım. Çıkmaya yakın baktım cüzdana, kitaplar için ayırdığım paradan tam 25 lira kalmış, "bu bir işaret harcamasam olmaz Taht Oyunları da tam 25 lira" düşüncesiyle gittim, aldım. Yani ilk kitapla aramızda böyle bir bağ oluştu diyebilirim. Fuar dönüşü hemen başlayacaktım ama gene kendimi gereksiz bir durdurmayla Aylak Adam'a başladım. Bir gaza gelip kitabı hemen aldık ya sözde okumayacağız hemen.. Bundan iki gün sonra kitap-film-hayat tavsiyelerini dinlemeye çalıştığım, Caner Eler postunda da selam çaktığım güzel insan bana "Hemen Taht Oyunlar'ına başla!" diye bir mesaj atmasın mı! Hem de kitabı almama çabalarımdan ya da kararsızlığımdan hiç haberi yokken. Toparlarsak, kitabı alma aşamasından okumaya başlayana kadar yaşananlar seriye bakış açımı değiştirdi. Okumaya başladığım günden itibaren elimden bırakmadım, bırakamadım. İşteyken bile öyle yerlerde -tuvalet değil- öyle zamanlarda okudum ki, anlatsam mesleki kariyerim için hiç iyi olmaz.. 


Şu ana kadar sadece 3 kitabı Sibel Alaş tarafından Türkçe' ye çevrilmiş durumda. Yukarıdaki resimde 5 kitap var çünkü akıllı Epsilon Yayınları kitapları "Kısım 1", "Kısım 2" şeklinde parçalayarak bir kitaptan, iki kitap parası aldılar. Eyvallah kitabı çevirtip, yayınladınız sağolun diyesi gelmiyor insanın maalesef durum böyle olunca.. Neyse devam edelim.

Kitapların tamamı karakterlerin kendilerine ait bölümlerinden oluşuyor. Örneğin Jon Snow adlı karakterin kendine ait bölümde, başından gelen olayları Jon'un kendi ağzından dinliyoruz ve bizlere iç sesiyle eşlik ettiği bu bölüm-e-lere kalın ve büyük puntolu JON başlığı ile başlıyoruz. Kitaptaki her karakter için mi var bu, hayır.. Her kitapta önemli olacak karakterler değişiklik gösterebiliyor. İlk kitapta bir başlığa sahip olmayan bir karakterin diğer kitaplarda olması, o karakterin ileride hikaye için önemli bir konuma geleceği anlamını çıkarmamıza yardımcı oluyor. Başlıklı bölümlerin olmasının diğer bir olumlu yanı ise, kitaptaki olaylar birbirlerine karışmadan ilerleyebiliyor. Yani üç sayfa öncesinde Westeros'taysanız, okuduğunuz sayfada Essos'da oluyorsunuz fakat işler karışmadan bu farkı anlayabiliyor, devam edebiliyorsunuz. Bir de bu başlıklar inatla okumanıza yardımcı oluyor. Nasıl mı? Jon'un bölümünü okuyorum ve öyle bir yerde bitiyor ki diğer JON bölümüne kadar inatla ve merakla okuyorum. Okuduğum arada en az bir 30-50 sayfadan oluştuğunu düşünecek olursak, Jon sayesinde hızlıca ilerlemiş oluyorum kitapta.. Hep de Jon'dan örnekler vermişim :S

Bu zamana kadar hakkında illa bir şeyler duymuş olduğunuz Buz ve Ateşin Şarkısı serisi ya da en bilinen adıyla Taht Oyunları, sizleri alışagelmiş fantastik kitaplardan uzaklaştırıyor. Tek önemli bir kahraman yok bu seride. İyi de var kötü de. Kimin iyi kimin kötü olduğu kararı okuyucuya bırakılmış durumda. "Bunları, bu sebepten yapıyor" dediğinde hak veriyorsan bu adam iyidir diyebiliyorsun. Tabii ki salt kötüler de yok değil. Diğer kitaplarda bir ya da iki tane baş kahraman olur ve olaylar onların etrafında döner; bu seride ise bu  durum söz konusu değil. Sadece savaş, kan, şiddet, entrika ya da ne olursa olsun en önemli kişi ölmez( ölümsüzdür) durumu yok. Evet ikinci bir dünya söz konusu, evet fantastik bir dünya ama aslında bir o kadar da gerçek. Ölmez dediğin ölüyor, yapamaz dediğin yapıyor.. Beklemediğin karakterlerden beklenmedik olaylar çıkıyor. Daha önce bahsettiğim başlık bölümünde karakterlerin iç seslerini duymamız, gerçek hislerini bilmemizi sağlıyor. Yaşadıklarının ne denli hayattan olduğunu.. Kurguyla gerçeğin bu denli iç içe oluşunu.. Kurgunun en babası, kurnaz senaryoların en babası, "hadi lan oradan" dedirtecek olay akışları, özellikleriyle hayran bırakan karakterleriyle kısaca hayal dünyanızdaki her şey işte bu seride!.. Kaçırmayın, mahrum kalmayın.. Bilin.. Eminim ki sizin çocuklarınız da bilecek ve o zamanlarda bile adından şimdiki  gibi söz ettirecek..

Dizisini de tabii ki izledim onunla ilgili söylenecekler var ama izlediğim dizilerle ilgili nasıl bir post yazmalı, nelere değinmeli kafamda toparlayamadım henüz. Dizileri yazmaya başladığımda mutlaka değineceğim. Lakin bir iki kelam edecek olursak, bu güzelim seriden ayrı düşünecek olursak evet son 20 yılın en iyi yapımlarına girebilir. Çekimler için kısıtlanan güzelim kurgu yani kitabın senaryo haline gelmiş halini pek sevemedim. Yani kitapta yaşanan bir olay diziye öyle alakasız bir yerden, öyle alakasız bir zamanda sokuluyor ki. Gerçeğini bildiğiniz için bu halini kabullenmek zor oluyor. Kaldı ki reyting kaygısı diziye saçma sapan şeyler yaptırmış. Nedir yavrum o gay muhabbeti, gereksiz! Neyse daha sonra detayına inebiliriz belki bakalım, kısmet..

Şiddetle tavsiye edilecek bir roman serisi Buz ve Ateşin Şarkısı.. Tür olarak fantastik sevmiyorsanız bile size sevdireceğinden eminim. Çünkü yukarıda da belirttim; fantastik olsa bile çok içimizden, dünyamıza yakın bir kurguya hakim kitap. İlk kitaba (Taht Oyunları'na) başlayıp sevmediyseniz tabii ki kasmaya gerek yok ama hemen karar vermeyin, şans verin kitaba. Kendini tanıtmasına izin verin! 

Son olarak buradan Martin'e kucak dolusu sevgiler yollamak istiyorum. Dilerim ki hemen buralardan göçüp gitmez hatta bunu bitirir yenilerini yazarsın. Senin elinden çıkan her yazıyı zevkle okurum.. Ee bir de tabii ki Türkçe çevirisini yapan Sibel Alaş'a da teşekkürlerimizi sunalım. Çok eleştiriler var çeviriye. O denli eleştiri yapacak konumda değilim lakin çevirinin o kadarını hakkettiğini düşünmüyorum. Okunabilecek en rahat hale getirilmiş de basılmış. Ben beğendim, rahatsız etmedi. Eleştirebilecek konumda olanlar beğenmediyse onlar tartışadursunlar. Kim ne yaparsa yapsın, Sibel Hanım çeviriye devam etsin de gelsin yeni kitaplar, özledim çok..

Velhasıl kelam; bu kitap, aklınızın almayacağı kurguya, bazısını çevrenizden tanıdık gelecek bazısını da okuyarak tanıyacağınız karakterler donatılmış ( Evet çok fazla karakter, çok fazla isim söz konusu lakin her kitabın arkasında acayip detaylı kim kimdir, neyin nesidir bölümü var.) bu seriyi okumanızı tavsiye ederim..

10 Haziran 2012 Pazar

Bir fırtına tuttu bizi...


14.bölümüyle çıtasını bir hayli yükseltmiş olan (bkz:sayfa148,1480) Suskunlar ve dizinin şahsi fikrime göre en baba karakteri olan İbo'nun sesinden Bir Fırtına Tuttu Bizi.. Bu dizinin yeri çok ayrı, çok farklı...Bu dizi her yönüyle(çekim,senaryo,oyuncular..) çok iyi.. İlk önce dinleyin sonra da daha fazla vakit kaybetmeden izleyin...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...