Hayatınıza dair hiçbir söz hakkınızın olmadığını düşünün. Hiçbir söz hakkı... Verilecek olan kararlar ışığında değişecek olan düzen, çevre, yaşam... Bunların tamamen değişmesine olanak sağlayacak ve sizin buna engel olmanıza yetkiniz yok. Sizin hayatınızda sizin yetkiniz yok. Hayatınıza deli kıyafeti giydirilmiş ve bu kıyafetin düğmelerini sizin çözmeniz engelleniyor. Kendi hayatınızın düğmelerini iliklerinden ayırma hakkınız elinizden alınmış durumda. Bu durumda camın önünde duran saksıdan bir farkınız olur mu? istediğiniz zaman su verip, istediğiniz zaman oda içinde oradan oraya dolaştırdığınız bir ay sonra bu oda iyi gelmedi deyip balkona çıkardığınız bir saksı çiçekten farkınız olur mu? Olmaz tabii ya. Nasıl olsun ki... Saksısın sen artık, saksı içindeki bir çiçek...
Balkona taşınan saksı orayı sevebilir mi? Sevmesi gerekli midir ki? Orası ona iyi geleceği için oradadır ama bu onun farkına varabilir mi ki? O alışmıştır sonuçta o odaya, o kokuya, o düzene, o çevreye.. Hem o oda her ne kadar karanlık olsa bile toprağın içinden ufak bir filiz başını göstermiştir. Bu oda belki de artık ona iyi gelmeye başlamıştır. Alıştığı bir ortamdan kopmak ister mi? Ama asıl soru isteğinin hiçbir önemi var mıdır ki? Yok... Saksı neyse sen osundur artık. Bir çift elle taşınılan, istediği zaman istediği yere götürülen bir saksı çiçek.
Ya balkondaki ışığı, rüzgarı sevecek çiçeklerini daha çok açacaksın ya da bunların hiçbiri sana iyi gelmeyecek ışık fazla gelecek çiçeklerini bir bir solduracak, esen her rüzgarla da solan her bir yaprağını, çiçeğini bırakacaksın toprağa düşecek, düşecek ta ki sadece toprağın kalana kadar...
Hepimiz birileri için, onların iyiliği, mutluluğu için bişeyler yaptığımızı düşünürüz. Bizim "iyiliği için yaptım" dediğimiz onların mezarı olur, bunu bilemeyiz. "Ooo mutlu ettim onu" dediğimiz onun kefeni olur, bilemeyiz. Sonuç her ne olursa olsun seni birey olarak düşündüğü için, derecesi fark etmez sana değer verdiği için yapar her ne yapıyorsa. "Senin için" yaptığını unutmamak gerek mezar veya kefen ne olursa olsun sonucu. "Senin için" olduğuna bile şükretmek gerekir sadece.
Unutma...
İçimden taştı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İçimden taştı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Temmuz 2013 Çarşamba
.......... II
10 Şubat 2013 Pazar
Liebster Blog Ödülü
Ödülü veren blog sahibi 11 adet soru yöneltiyor sizlere. Bu sorulara ister içten ister dıştan gönlünüzden nasıl kopar ise öyle cevap veriyorsunuz. Daha sonra ise kendinize ait 11 soru hazırlıyor ve hakkettiğini düşündüğünüz 11 blog sahibine iletiyorsunuz. Bir nevi hem ödül sahibi oluyor hem de ödül veren oluyorsunuz. Ufak bir ayrıntı daha var. Bu soru-cevap ilerleyen kısıma bide 11 adet kendinizle ilgili gerçekten, kirli- temiz ne varsa elinizde o çamaşırları dökmenizi istiyorlar. 11 adetçik sadece.. ( 11 merakını anlamadım ya hadi bakalım.)
Madem öyle lafı uzatmadan başlayayım çamaşırlarımı ulu orta sermeye..
- İşsiz bir öğretmenim. Anneannemin dediği gibi "hükümet onaysız" öğretmen.
- Deli gibi araştırmayı, yeni bişeyler keşfetmeyi, dinlemeyi, izlemeyi severim.
- Eski olan her şeyi seviyorum. Eşyalarla gereksiz bir ilişki içine girip, onlara bağlanıyorum. Misal sevdiğim bir ayakkabının yırtık olması onu atacağım anlamına asla gelmez. Aksine seve seve giymeye devam ederim.
- Gereksiz şekilde inatçıyım.
- Kendi çapımda bişeyler çiziyorum. Eğitimini almak isterim ama al şunu çiz dediklerini çizmem. Yağlı boyayı ellerime döküp bir resim yapmadan ölmek istemiyorum.
- Kitap, film, albüm, boya almak, sinemaya gitmek bide yemek için para kazanmak istiyorum o kadar. O kadarına yetecek kadar verin, gerisi sizin olsun.
- Çok yanlış bir zamanda doğduğuma eminim. Bu zamanın insanı değilim, olamıyorum.
- Çok mutlu, cıvıl cıvıl olan, "yeni bir gün yuppi" diyen insanları gerçekçi bulmuyorum.
- "-de, -da" eki içeren bir cümle yazdığım zaman en az on kere siler, bir daha yazar gene siler gene yazarım. Acaba doğru mu diye bin kere düşünen biriyim.
- Facebook hesabım yok.
- Ben şöyleyim, böyleyim, şu konuda iyiyim, bana bakın demeyi sevmem. Kendim hakkında konuşmayı sevmem. Sırf bu mim için yapıyorum dahası yok :)
Şimdi gelelim Mshn in sorularına...
- En sevdiğiniz sanat dalı nedir? "En" olarak sınırlandırmak mümkün değil aslında ama müziksiz yapamam.
- Bir evde olmazsa olmaz diyeceğiniz eşya nedir? Yatak
- Çikolata sever misiniz? Hayır diyorsanız inanmadığımı belirterek devam ediyorum; bitter mi yoksa ne(li)? Bayılırım. Her çeşidine tavım. Gerçekten çikolata tadı aldığım her türlüsüne varım. Karamel candır yalnız.
- Bir enstrüman çalabiliyor musunuz? Çalabiliyorsanız hangisi? Çalamıyorsanız boşverin, ben de çalamıyorum. :) Yok çalmıyorum. Keman öğrenmek istiyorum elimde de var ama şu an için her gün ben ona bakıyorum o da bana.
- Misafirliğe gitmekten ya da size misafir gelmesinden hoşlanır mısınız? İkisini de severim. Ama sık olmadığı sürece. Arada gelip gidelim kafi.
- Daha önce hayatta yapmam dediğiniz bir şeyi yaptığınız oldu mu? Ohhhoo olmaz mı! Gani gani! Büyük konuşmayacaksın hiçbir zaman.
- Issız bir adaya düşseniz yanınıza kesinlikle almayacağınız tek şey ne olurdu? Telefon.
- Hayatınız film olarak çekilecek olsa başrolü kim oynasın istersiniz? Ünlü biri olmak zorunda değil, demek istediğim siz hariç tanıdığınız herhangi birisi; ama kim? Valla bilemedim şimdi. Sima olarak Bergüzar Korel' e benzetiyorlar her ne kadar ben benzetemesem de onu oynatırız herhalde. Benim isteğime bağlı olacaksa da benim filmimi çekmesinler, fena sıkıcı olur.
- On yıl sonra tahminen bugünün ya da bugünlerin en çok neyini özleyeceksiniz? Hiçbir şeyini. Hele şu an bu cümleyi yazdığım günün hiçbir şeyini özlemem.
- Gördüğünüz, duyduğunuz ya da bir şekilde şahit olduğunuz ama ben bunu birine anlatacak olsam kimse inanmaz dediğiniz bir şey oldu mu? Ohhoo olmaz mı :D Öğrenciyken çalıştığım eczanede geçen olayı kime anlatsam inanmadı. Anlatmayayım şimdi inanmazsınız :)
- Pazartesi sabahı erken kalkacak olmak mı daha kötü, hafta sonunu bomboş geçirmiş olmak mı? Hafta sonunu bomboş geçirmek kesinlikle. Erken kalkmaymış, uykusuz kalmakmış hiç sorun değil benim için.
Ödülü verdiğim siz değerli insanların cevaplamasını istediğim sorular ise:
- Ölmeden önce mutlaka izleyin be dediğin dizi?
- Ölmeden önce mutlaka dinleyin be dediğin albüm?
- Ölmeden önce mutlaka izleyin be dediğin film?
- Ölmeden önce mutlaka okuyun be dediğin kitap?
- Ölmeden önce mutlaka tanıyın be dediğin yazar?
- Ölmeden önce mutlaka tüm filmlerini izlemen gerek dediğin yönetmen?
- Ölmeden önce mutlaka tüm filmlerini izlemen gerek dediğin oyuncu?
- A) Oscar B) Altın Küre C) Emmy D) Hiçbiri
- Pozitif düşün her şey yoluna girer. Neyi çekersen onu bulursun. Secret olayına inanmıyorsun değil mi?
- Bu mim olayından pek memnun değilsin değil mi?
- Nasılsın? İyi misin? Sağlığın nasıl? Umarım iyidir.
Takip ettiğim blogların çoğuyla iletişimim yok açıkçası. Ben görevim olarak birkaç kişiye paslarım ödülü kim asistimi görür gol atar bilemem.. Konseptlerinden çıkıp bu postu yayınlar mı bilemedim ama takipçi sayılarının mutlaka daha çok olması gerektiğini düşündüğüm kim varsa yazıyorum buraya. Ayrıca bu tür durumlarda izin alınıp mı buraya link verilir onu da bilmiyorum. Eğer ki bir sorun olursa şimdiden affınızı ister, rahatsızlığı her türlü iletmenizi bilhassa isterim.
14 Kasım 2012 Çarşamba
Zaman Önemlidir ya..
Leyla ile Mecnun.. İlk izlediğim zaman dün gibi aklımda. Gene
nasıl bir senaryo ile uğraşıyordu ise beynim bir türlü uyumama izin vermemişti.
Zorunlu ayaklandım gece 2,3 sularında. O
saatte televizyonda ne bulmayı bekliyordu isem artık açmış bulundum bir kere. Kablolu
tv olunca ilk kanal genellikle TRT 1 olur ya bizde de aynı durum geçerli. Neyse sağ üst köşede “Yeni Dizi” sağ alt köşede “Leyla ile Mecnun” yazıyordu. Neden
izlediğim belliydi. Uykumu getirmesi ve gözlerimi yormasını bekliyordum.
Mecnun'un Leyla' yı her baktığı yüzde görmesini, bir perde düğmesi arayışla
hikayesi başlayan Mecnunun oradan oraya savrulmasını izliyordum. Bir Türk
dizisi için alışık olamayacağımız diyaloglara şahit oluyordum. Arkadan bize
gaz vermesi gereken salak saçması gülme efektleri olmadan, "hadi lan"
gülün demeden gülebiliyordum izlediğim çoğu sahneye. Hem de bel altı espriler olmadan. Zamanın nasıl geçtiğini bile anlamadan “1.Bölüm Sonu” yazısını
getirdiğimi hatırlıyorum. İkinci, üçüncü bölüm derken dizi sadece komedi dizisi olmaktan çıkıyor, buna sonra değinirim. Neyse işte o gün bugündür de izliyorum. Seviniyorum o gün bulduğum için bu diziyi. Leyla ile Mecnun' u ilk
başladığı zamandan beri izleyenlerden olduğum için, sonradan sadece "dehşet dizi yea, bende izliyorum" demediğim için seviniyorum.
Neyse gelgelelim. "Şahane" birinci sezon, "eh işte" ikinci sezon
derken üçüncü sezona geldi dizi. 1. Leyla'yı öldürme durumu olmasa bu dizinin
çıtası çok daha farklı yerlere yükselecekti bu aşikâr. Lakin olmuş ile ölmüşe
çare yok. Batırdılar mı hayır! Ama 2.sezonun sonlarına doğru ne demeli
bilmiyorum ama bir şekilde dizinin eski büyüsü kaybolmaya başlamıştı. Tabii ki bana göre. 3. sezona gene yeni isimler eklendi, değişim rüzgarlarıyla birlikte "bakalım bu sefer nasıl olacak? eski tadı almaya başlayacak mıyız artık? sorularını sordurmaya başlamıştı.. Güzel başladı sezon,
birinci sezonun tadını hafiften almaya başlamıştım lakin hala bir şeyler eksik gibiydi. Çünkü Leyla
ile Mecnun sadece bir komedi dizisi değildi. Sadece bizi güldürmek için oynamıyorlardı. Sadece Leyla’sına aşık Mecnun izlemiyorduk ki sonuçta. Bu ne
aşkı arayan bir dram dizisiydi ne de saçmalıklar üzerine kurulmuş bir komedi dizisi. Yaratıcılık. Evet, bu dizi için kullanılması gereken sıfatlardan biri belki de.
Bu yaratıcılığın içine “hayat”ı sokabilmek.. Bu yaratıcılığın içine “gerçeği”
koyabilmek.. Bu yaratıcılıkla birlikte “ajitasyon” yapmadan can yakabilmek. Tüm
bunları yapabiliyordu işte Leyla ile Mecnun.. Evet gülüyorduk ama bundan da
fazlaydı işte. O yüzdendir ki 1.sezondaki tadı istiyordum gene.
Ama ümidim pek kalmamıştı artık. Ta ki 72. bölüme kadar. Son iki sezonun en iyi
sayılabilecek bir bölümüydü belki de. Güldürdü mü evet, yarıldım ( uppss kaba bir tabir!
) bir kısmında. Cız etti mi lanet olsun
ki evet. "İşte bunu istiyor, bunu bekliyordum Burak Aksak" dedim içimden. Birkaç
bölümdür kıyamadığım için izlediğim diziye Hoşgeldin dedim yine. Belki de erken
davranıyorum, diğer bölümler gene eskisi gibi olmayacak ama olsun. Bunu
görmek sevindirdi beni bir kere. Bana bunları yazmaya teşvik etti ya daha ne olsun ki..
Kaldı ki Hoşgeldin dedim ama bu sezon Hoşçakal da demeliyim. Her şeyi tadında
bırakmalı. Her şeyi.. Damakta kalmalı o tat. Canımız çektiğinde damağımızı
yoklayıp tatmin olmalıyız. Her şeyi hızlı tüketmemeliyiz. Kanırta
kanırta, yavaş yavaş.. Acıyı nasıl yaşıyorsak.. Heh aynen öyle işte..
Hoşgeldin Kadınım der gibi, Hoşgeldin Leyla İle Mecnun.. Lütfen
çok geç kalmadan da git lütfen.. Zamanı geldiğinde git, git ki yeri geldiğinde
seni özleyebileyim..
"Her şeyin ama her şeyin bir zamanı var.Unutmanın da
unutulmanın da.. Yaranın kanaması gereken belli bir zaman var kapanmasın
gereken de.. Hayatta her lanet olayın olgunun ya da her neyse o haltın her
şeyin bir zamanı var. Bu zaman ya çabuk geçecektir ya da hiç geçmeyecektir.”
Zamana bırak, gerisi gelecektir inan.” Ne kadar da yanlış bir cümle
gibi geliyor biliyor musun? Zaman hiçbir
şeyi düzeltmez.. Sadece her şeyin üzerini kapatır. Her geçen gün birer örtü
gibi üzerini örter. Her neyi kapatmak istiyorsan. Ama gene o lanet zaman bir
gün çalar kapını. İşte o zaman örttüğün her bir örtü fırtınaya tutulmuşcasına uçuşur aynı anda. Bir bakmışın ki yara olduğu yerde, aynı haliyle durmakta.
Kabuk bile bağlamamış. Sadece "zamanını" bekliyormuş tekrar kanamak
için.. Al işte kanıyor gene. Ee şimdi hangi cümle kurtaracaktır seni. “Zamana
bırak her şey unutulur” da olmadı. Ne demeli peki şimdi? Bence artık
bırakmalı. Sadece artık ne halt yiyorsan ye kardeşim demeli.. Aslında zaman koy verme zamanı.. O yüzden koy
ver gitsin genç..”
6 Kasım 2012 Salı
00,1
Skor 91-91. Kalmış 20 saniye LeBron, atıyor üçlüğü girmiyor. Devreye Dwayne Wade giriyor ki, ne girme.. LeBron eliyle veriyor topu Wade'e. " Al koçum, bundan sonrası senindir." diyerek.. Süre 00,1' i gösterdiğinde ise... İzle de gör. Hele ki sonunda o ikisinin zıplaması yok mu! hastasıyım :)
1 Kasım 2012 Perşembe
Meczup' un Kadrajından Antalya'nın Sokakları ve Kapıları
Meczup' un fotoğraf serüveni devam ediyor.. Duvar yazıları, kum heykeller, sokak heykelleri derken geldik "kapılara".. Antalya gezisinde duvar yazılarının yanı sıra gözüme her zaman gördüklerimizden farklı (güzel) gelen kapıları da kadraj altına almıştım.. Paylaşalım, bakalım size de farklı gelecek mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

