23 Mayıs 2012 Çarşamba

Hediyemi seviyorum...

Bir şarkı...Sadece müzik...Neler anlatabilir ya da hissettirebilir ki?
Eğer ki şarkı; iz bırakan bir şarkıysa ister sözlü ister sözsüz sadece müzikten ibaret olsun, sizi şarkıyı ilk dinlediğiniz zamana götüren bir yolculuğa çıkartır... Şarkı bitip, yolculuğun sonuna geldiğinizde hissedeceğiniz sevinç,üzüntü,heyecan ne olacaksa artık o duygu karmaşası, şarkının size verdiği ve "yolculuk için firmamızı tercih ettiniz, teşekkür ederiz.." dercesine dalga geçtiği bir hediyedir...

17 Mayıs 2012 Perşembe

Historias que so existem quando lembradas

Hatırlanınca Var Olan Hikayeler, İstanbul Film Festivali'nde "Genç Ustalar" teması altında izlediğim ikinci film..Aynı tema içerisinde izlediğim ilk film olan Portret v Sumer Kakh'ın üzerimde yaratmış olduğu etki sonrasında bu filme girerken pek bir ümidim yoktu; ki  filmin ilk 10 dakikası aynı karelerin başa dönmesinden ibaret olunca ümitsiz olmakla doğru karar verdiğimi anladım...Lakin filmi izlemeye başladıkça korkumun yerini bir rahatlama aldı ve bunun sonucunda dik oturduğum koltuğuma iyice yayılarak filmin tadını çıkarmaya başladım..

Brezilya-Arjantin-Fransa ortak yapımı olan film, kabaca söyleyecek olursak Brezilya'nın ücra bir köyünde yaşayan bir grup yaşlı insanın yaşamlarından bir kesit anlatıyor..Bu grup sabahın kör vaktinde kalkıp günlük işlerini hallettikten sonra öğle vakti toplanıp beraber yemeklerini yer, kiliseye çıkıp dualarını edip,evlerine dönerler..Maddalena, uzun zaman önce eşini kaybetmiş fakat onun yokluğuna alışamamış olan, her gün mezarına giderek,her gece ona mektup yazarak gününü bitirmeye çalışan tatlı,bilmiş,sivri dilli bir teyze..Maddalena bir gün evine dönerken karşısında her gün konuştuğu insanlardan farklı bir yüz görünce şaşırır..Şaşırır çünkü ne köyde onun tanımadığı biri vardır ne de bulunduğu köy öyle yol üzerinde herkesin uğrayabileceği yerdir. Yaşlılar,Rita adlı genç fotoğrafçının köye gelmesiyle değişen tek düze hayatlarına alışmaya çalışırken yaşamlarının geçmişini,şu anının ve geleceğini sorgulamaya başlarlar..Kendini hiçbir yere ait hissetmeyen Rita ise bu köyde hayatının yönünü yani kendini bulmaya çalışır..Zaman geçtikçe yaşlılar ile genç kız arasındaki ilişki sağlamlaşacak ve her iki taraf da canlarının daha fazla yanmaması için sarıldıkları kabukları yavaş yavaş sökeceklerdir...
her yaşlıyı sevmem ama seni sevdim Maddalena...
Çekimlerinin çok sakin,diyalogların anlamlı ve yerinde,oyunculukların ise tam tadında olduğu Hatırlanınca var olan hikayeler yürek ısıtan,izlediğine pişman etmeyen,keyifli bir 88 dakika sunan bir film...

İyi..

10 Mayıs 2012 Perşembe

Monsieur Lazhar

     Bu sene Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar adayı olan 2011 Kanada yapımı Canım Öğretmenim, her ne kadar Oscar heykelciğini bir başka güzel film olan A Separation'a kaptırmış olsa da birçok festivalden ve ödül töreninden hakettiği ödülleri toplamıştır. 
      Montreal'deki bir ilkokulda görevli bir öğretmenin sınıftaki intiharı sonucu okul idaresi hem okulun öğretmen eksikliğini gidermek hem de öğrencilerin yaşamış olduğu trajediyi bir an önce sonlandırmak için yeni bir öğretmen arayışına girer.Elinde gazete ilanıyla gelen Cezayir asıllı Bachir Lazhar bu arayışı sonlandıracak yedek öğretmendir. Geçmişini fazla sorgulamadan,"19 yıllık öğretmenlik deneyimim var." cümlesiyle yetinerek öğrencilerini yıl ortasında öğretmensiz bırakmak istemeyen okul müdürü, Lazhar'ı işe alır.Görevine büyük bir şevkle başlayan Lazhar geldiği bölgeden farklı olan eğitim sistemine,öğrenci profiline,öğrencilerin ırkçı ve kendini beğenmiş aileleriyle baş etmeye çalışırken öğrencilerde Lazhar'ın ders anlatışına ve onun iletişim şekline alışmaya çalışmaktadırlar. Zaman ilerledikçe hem Lazhar hem de öğrenciler arasında yaşanan anlaşmazlıklar yerini birbirlerini anlamaya,aralarındaki sorunları çözmeye bırakmıştır. Tüm bu gelişen olaylar Lazhar'ın kendi hayatında yaşadığı acıları,üzüntüleri sorgulamasına sebep olur. Öğrencilerine vermeye çalıştığı destek onun, hayatındaki büyük trajedinin kendisinde yarattığı izlerin farkına varmasını sağlar...
     Senarist ve yönetmen koltuğundaki Philippe Falardeau Canım Öğretmenim filminde, eğitim sisteminin bölgelere göre değişen hallerinden ergenlik çağına girmek üzere olan öğrencilerinin yaşadığı ruhsal dalgalanmaya, ön yargılı insanların yaklaşımından göçmen sorununa kadar birçok hassas konuyu etkileyici bir senaryo ve gerçekten çok iyi oyunculuklarla bizlere sunuyor ve insanın içini ısıtan güzel bir film ortaya çıkarıyor..
    Öğretmenlik mesleği hakkında öyle çok şey yazmak isterim ki..Özellikle de ülkemizdeki anlayış konusunda...Öğrenci-öğretmen-veli kavramlarının artık bambaşka boyutlara ulaştığına bizzat tanık oluyorum..Siz de okuyorsunuzdur her gün çıkan tür tür haberleri..Devir çok değişti sevgili okur..Her an ölmek,öldürülmek mümkün..Neyse bunlarla film postunu başka bir posta dönüştürmeyelim.. Belki yazarım başka vakit..

6 Mayıs 2012 Pazar

Csak a Szel

Festivalde Tutsak filminin gösterim saatini beklerken kopyasında çıkan bir sorun sebebiyle izlediğim Sadece Rüzgar, Macaristan'da meydana gelmiş gerçek olaylardan esinlenerek ele alınmış. Macar köyünde yaşayan Roman aileleri her gün başka bir cinayete kurban gitmektedir. Çevrede gerçekleşen 5.cinayet sonrası Mari ve ailesi artık bu korkularıyla başa çıkmakta zorlanmaktadır. Mari-evin annesi- günde iki ayr işe giderek para biriktirmeye çalışıp bir an önce o bölgeden ayrılmak isterken, Rio-evin küçüğü- o bölgeden ayrılamayacakları gerçeğini kabul etmiş, bu yüzden de ailesi için bir sığınak oluşturma çabasındadır..

Mari'nin ailesinin bir gün içeresinde yaşadıklarını anlatan film, oyuncuların doğallığını, yaşadıkları bölgenin zorluklarını iyi bir şekilde sunmuş... 87 dakika boyunca o bölgedeki insanların ruh halini,korkularını yansıtan,"aman aman" vaadetmeyen belgesel niteliği taşımayan bir film olmuş..

Buradan film çıkışı "bu ne ya iki çingenenin yaşam zorluğu diye bunu mu izledik..Bu mu zorluk?" diyen şahsiyet...Sana içimden neler söyledim ama buradan da dile getirmeli... "O insanların yaşadığı zorluğun 2 katını biran önce yaşaman dileğiyle..."

28 Nisan 2012 Cumartesi

L

Festivalde izlediğim bir diğer kötü film olan L,günümüzün en iyi on Yunanlı yönetmeninden biri olarak görülen Babis Makridis’in ilk uzun metrajlı filmiymiş...


40 yaşında olduğunu bir diyalog içerisinde öğrendiğimiz adam arabasında yaşamını sürdürüyor. Sabah kalktığında ilk işi bir arı çiftliğine gidip çevrenin en iyi balı olduğunu söyleyen birinden bal alıp,kafayı balla-çevrenin en iyi balıyla- bozmuş patronuna götürmek. Daha sonra periyodik olarak bir gün arkadaşını yoldan alıp diğer gün de bir parkta eşi ve çocuklarıyla buluşup arabanın içerisinde hasret gideriyor..Gününün tamamı bu şekilde aşırı yoğun bir tempoyla geçiyor..Gece olduğunda ayakkabılarını arabasının dışına çıkarıp şoför koltuğunu geriye bile yaslamadan uykuya dalıyor...Patronu ondan daha hızlı bir şoför bulunca onu işten kovuyor..Bunun yüzünden girdiği bunalımdan sonra bir gün motosiklete geçmek zorunda kalıyor..Zorunda kalıyor dedik;bir grup motosikletçi zorla arabasından çıkarıp,arabasını paramparça edip yerleştiriyorlar...Birkaç gün motosikletle hayatını devam ettiriyor..Ama motosikletle olan hayatı arabadaki gibi kolay olmuyor tabii ki...Onu da bırakıyor..Film sonunda da kendini bir gemi içerisinde buluyor...


Filmin ne anlatmak istediğini,nasıl bir felsefe yaptığını, senaristin ve yönetmenin seyircide nasıl bir etki uyandırmak istediğini anlayamadığım bir film...Yukarıda yazdıklarımın bir anlama girmemesi,neden bahsettiğimi anlamamanız inanın ki benden kaynaklı değil..Buradan sesleniyorum..Bu filmi izleyen biri denk gelirse buralara bana bu filmden anlamam gereken neydi,ne anlatıyordu bana söylesin...
Kısa bir post çıkarmaya çalışmadım ama bu filme denilecek başka bişey gelmiyor..Geliyor da blogu kirletmemem yönünde önemli bir tavsiye aldım. Ona uymalıyım...


Berbat,anlamsız,saçmalık..

22 Nisan 2012 Pazar

Portret v Sumer Kakh

2011 Rusya yapımı Alacakaranlığın Portresi seyirciye göstermek istediği ve keşfettirmeye çalıştığı duygu her neyse onu gerek çekimleriyle gerek oyunculuklarıyla yansıtamayan vasat bir film..
-DİKKAT:Tüm filmi anlatacağım-
Film başladı...
Marina görüntüde güzel bir işi,evi,kocası olan zengin bir hatun. Yediği önünde yemediği arkasında...Kocasını onun iş arkadaşıyla çok rahat bir şekilde aldatıyor. Yalnız kadın ondan da mutlu değil. Tatmin olamıyor kadın. Buluştukları evi beğenmiyor,adamın hareketlerini beğenmiyor. Gene bir buluşma sonrası taksi bulamadığı için yayan yoluna devam ederken aksilikler zinciri Sevgili Marina'yı buluyor. İlk önce topuğu kırılıyor. Bunu nasıl büyük bir sorun haline getiriyor sormayın. Tek bir ayakkabının topuğu kadını hayattan soğutuyor resmen. Girdiği şekiller görülmeye değ(mez)er.. Gündüz vakti topuğu kırılan Marina'nın bir arpa boyu yol alması geceyi bulur. Üstüne çantası çalınır,yardım istediği restorandakiler tuhaf davranır falan falan...Gece karanlığında güzel giyinimli bayanın dikkatini üç polis arkadaş çeker. Ee tabii polislerimizin kişiliklerini film başında öğrendik zaten. Kendileri yalnız bir bayan görmeye dursunlar hemen hallediyorlar işlerini..Marina içinde aynı şey geçerli..Ama gelin görün ki bu zamana kadar polisler kimsenin başını örtmeden işlerini hallediyorken Marina'nın başı örtülüyor,polisler kadının suratını "Gece Karanlığında" görmüyorlar..Hiç..Bu talihsiz olay sonunda ablamız yıkılmaz..O güçlü bir kadındır çünkü..Kocasına bile belli etmez..Ama Marina'nın içini değiştirir bu olay..Hayata farklı bakmasını sağlar..Alın size "Alacakaranlık" diyor senarist burada. Yardım istediği restorana abone olur,inadına hergün o restorana gitmeye başlar..Gittiği bir gün bir de ne görsün..Tecavüze uğradığı polisler karşısında.. Polislerden biri ayyaş kafayla çıkıyor dışarı,Marina alıyor onu takibe elinde bir şarap şişesi öldürecek polisi..Takip ediyor..Ayrıca belirtelim;Ruslarda şöyle bir adet var. Yoldan geçen istediğiniz arabayı durdurup- "taksi" olmasına gerek yok-,"paranı vereceğim şuraya götür" diyorsunuz götürüyor. Arabalara bir el etmeniz yeter direk duruyorlar. Devam edelim; takip adamın evinin asansörüne kadar devam ediyor. Marina elindeki şişeyi kırıp giriyor asansöre bekliyoruz ki kesecek boynunu..Beklenen tabii ki olmuyor. Marina elindeki şişeyi bırakıp polisin pantolon kemerini sökmeye başlıyor. Asansör geceleri rutin bir hale bağlanıyor. Kadın sevgilisinin bulduğu evlere pis diye laf söylerken bu evin halinin bok götürmesi onun için hiçbir sorun olmuyor ve eve girdiği gibi bir daha çıkmak bilmiyor. Adam kovuyor geri dönüyor..Seks sırasında sürekli "seni seviyorum" diyor kadın dövüyor erkek..Marina aşık oluyor tecavüzcüsüne.. Kalburüstü hayatını, bu zamana kadar bütünleştiği tüm değerleri bırakıyor..Sonra kocasına dönmek zorunda olan Marina hava alanına bırakılıyor. Polis gitmiyor kadını izliyor. Karısını almaya gelen kocasına gözükmüyor Marina ve yollara düşüyor arkasında polis..
Film bitti...

Anlamsız,hiçbir şey anlatmayan,"bakın biz de film çekiyoruz" demek için çekilmiş üstüne bir de ödüller almış film..İzlemeyin..

Kötü

20 Nisan 2012 Cuma

Polisse


 Polisse, ilk dakikalarda diyalogların ve çekimlerin hızı sebebiyle "Hadi bakalım..Nasıl bir filme geldim?" dedirten ama sonra  filmin şok edici sonu gelene kadar zamanın nasıl geçtiğini anlayamadığım hızda sürükleyici bir film.. Film başladıktan 10 dakika sonra ya çekimler yavaşladı ya da ben kendimi filme kaptırdım orası bilinmez..(Bilinir aslında çünkü filmin temposunda son sahneye kadar hiçbir eksilme olmuyor.) Şu var ki 127 dakika boyunca hiç sıkılmadım(belli yerler hariç)Festivaldeki diğer  filmlerde en az iki kere saate baktığımı düşünürsek bu bayağı iyi bir sonuç...

Polis,Paris Çocuk Koruma Birimi'nde çalışan bir grup polisin hem şehirdeki çocuklara karşı gerçekleşen her türlü durumla( pedofili, taciz, zorla alıkoyma, küçük yaşta evlendirme, sokakta kalma vb.) mücadelelerini hem de kendi özel hayatlarındaki dertleriyle boğuşmalarını içten diyaloglarla, çok tadında esprilerle ve aksiyonla bizlere sunuyor..Filmin yönetmen ve senaryo koltuğundaki isim Maiween. Kendisi tabii ki filmde de var. Gönül çok istedi olmasın ama her kareden çıktı maalesef..Valla ne yalan söyleyeyim kadın bana hayli itici geldi..Seksi,güzel bulanlar elbette vardır-görüşlerine saygım sonsuz- ama koca ağzını sinema perdesinde sürekli görmek hiç hoş değildi...Maiween'in canlandırdığı karakter eski sevgili torpiliyle Koruma Birimi'yle operasyonlara katılıp fotoğraf çekmeye başlıyor.. Tabii ki gerisi geliyor ve birimde ön planda olan elemanla yakınlaşıyorlar..Filmdeki tek sıkıcı kısım bu yakınlaşmaların gösterildiği yerler..

2011 Cannes Jüri Ödüllü film, insanlığın çirkin gerçeği baba,amca,dede fark etmeden uygulanan çocuk tacizini tüm gerçekliğiyle vurucu bir şekilde ele alıyor...Diyaloglar,espriler,oyunculuklar ve çok fazla olmasa da olduğu kadar filmde geçen müzikler iyiydi..Polis yerinde dram,aksiyon ve mizah içeren herkesin izlemesi gerektiğini düşündüğüm bir film olmuş..

Çok iyi...

15 Nisan 2012 Pazar

Göz

 Defterimi her açtığımda iki dakika deliksiz baktığım ve ne anlatmaya çalıştığını bilemediğim tek bir göz...  Bana bişeyler anlatmaya çalıştığı belli ama ne? Ona her baktığımda farklı anlamlar,farklı yüzler beliriyor kafamda. Yoksa size öyle bakmıyor mu? Bilmiyorum belki de ben abartıyorum.. Evet, kesin abartıyorum.. Niye mi? Çünkü ona bakarken benim aklıma çizilirken yaşananlar, sarf edilen sözler geliyor. Bakan tek bir gözün aslında neler söylemeye çalıştığını -bağırdığını- sadece benim bilmem gerek sevgili okur senin değil..

10 Nisan 2012 Salı

Hani Biz...

Şarkıyı dinlenebilir hale getiren nedir? Ön plana çıkması gereken unsur nedir? Müzik mi yoksa sözler mi?  İkisi de önemlidir... Bir şarkıda beni kalbimden vuran ilk sözler olur her zaman( sözsüz müzik sevmiyorum mu elbette seviyorum..). Bendeniz bazı şarkılarda sözleri sevmişsem müziğe odaklanamıyor hale geliyorum. Aynı şarkıyı başa alıp alıp dururken kulağıma alışmış müzik yerini sadece sözlere bırakıyor. Günümüzde sevgilimizi kolumuza takıp bebekte üç beş tur atıp,olmadı bir de sinema yapıyorken, sözleriyle her şeyi anlatabilen,içimize işleyen şarkıları cımbız ile çeker hale gelmiş iken müziği şahsen pek önemseyemiyorum.

Arabesk-oryantal-rock müziğin ne olduğu evet belli olmamış, Manga ve Yıldız Tilbe evet ne alaka olmuş, aradaki "bağırış" bölümü evet uzun olmuş. Gel gelelim; müzik kulak tırmalamamış, sesler çok yakışmış...Üstüne sözler öyle gerçekmiş ki... Kurcalamaya hiç mi hiç gerek kalmamış be sevgili okur...



İstersen ağla istersen bağır

Döndürebilsek bile zamanı geriye

Aşk bitmiş be aşk pas tutmuş hazlar

Yarınsız dünlerle nereye kadar

2 Nisan 2012 Pazartesi

Aylak Adam


"Kinyas ve Kayra"yı  okurken bu kitap bitince okuyacaklarımın sırası belli-tüm Hakan Günday kitapları-derken, o beyinden çıkan yazıları bir çırpıda bitirmemeye,sindire sindire devam etmeye karar verdim. Bu kararın ardından elime geçen ilk kitap Aylak Adam oldu.

Aylak Adam,Yusuf Atılgan'ın 1939 yılında basılan ilk kitabı.Bu zamana kadar 26 kez baskıya girmiş olan kitap, "doğru"yu arama çabası,yalnızlık,çevreden kendini soyutlama olgularını çok gerçekçi tespitlerle aktarmayı başarırken, yazılışında kullanılan dilin akıcılığı ve detaylı betimlemeler okuru kendi dünyasına rahatlıkla çekebiliyor.

Kitap, ne işle meşgul olduğu sorulduğunda  "Aylağım ben.." cevabını veren,herkese ve her şeye karşı, hiçbir şey beğenmeyen,hiçbir şeye tutunamayan adam C.'nin kendini uğruna adayabileceği doğru kadını bulma uğraşını anlatıyor. Bu uğraşı mevsimlere bölerek anlatan Yusuf Atılgan'nın insanlar ve hayat ile ilgili tespitleri altları kalın çizgilerle çizilecek cinsten. C.'nin iç sesi her konuştuğunda "Evet,evet gerçekten de öyle..",       " Ben de içimden aynılarını geçiriyorum.." dedirttiriyor..Yapılan sosyolojik tespitler o kadar yerinde..Bu tespitlerin nicelerini ve en iyilerini Kürk Mantolu Madonna'da okumak mümkün. Zaten Sabahattin Ali ve Yusuf Atılgan modern Türk edebiyatında psikolojik yabancılaşma ve yalnızlık konularını başarıyla işleyen önde gelen ustalardan..

Kendisi başka birçok kitapla bir tutulmuş ve bir kısım tarafından hiç beğenilmemiş olan Aylak Adam gayet yerinde tespitleriyle tatmin edici,etkiliyici bir kitap..Kolaylıkla okunabilen dili ve sayfa sayısının az olması sebebiyle iki günde bitiyor. Çoğu yorumda gördüğüm Kürk Mantolu Madonna'nın Aylak Adam'dan sonra okunması yönünde..Lakin ben sizlere tam tersini yapmanızı hatta araya başka temalı bir kitap sıkıştırmanızı tavsiye edeceğim..Eğer ki art arda istenilen sırayla okunursa, iki kitap arasında kıyaslanmaya gidilecek ve kitapların eksikleri bulunmaya çalışılırken tüm güzellikleri arada kaynayacak..Sabahattin Ali'nin yazdıklarının yanında bu kitabın hissettirdikleri biraz eksik ki ikisinde de işlenen öykü ve karakterlerin yapıları çok farklı...O yüzden Kürk Mantolu Madonna'yı okumayan varsa listenin ilk sırasına bu kitabı alın derim..

28 Mart 2012 Çarşamba

Intouchables

     Yamaç paraşütü yaparken geçirdiği kaza sonucu felç kalan zengin Philippe ile her gülüşünde etrafa ışık saçan fakir Driss'in yollarının kesişmesiyle başlayan, gerçek bir hikayeye dayanan Intouchables, size keyifle geçirebileceğiniz 112 dakika sunuyor..
      Münevver insan Philippe ile doğduğu andan itibaren çilesi bitmemiş ama umudunu kaybetmemiş Driss'in hiçbir ortak noktaları olmamasına rağmen kurdukları ilişki,siyah ve beyaz,zengin ve fakir,gecekondu ve malikane gibi zıtlıkların uyumunun gayet tatmin edici bir senaryo haline getirilmesi,filmi izlenmeye değer kılan unsurlardan biri...Diğeri ise; François Cluzet ve Omar Sy ikilisi..İkilinin  oyunculukları ve aralarında yakalamış oldukları uyum çok başarılı... Hemen belirtmeliyim ki;Omar Sy'ın oyunculuğundaki rahatlığı,içten davranışları (rol yapmıyor gibiydi..) ve her güldüğünde bende de gülme isteği uyandırmasına(ki film boyunca sürekli sırıtırken buldum kendimi) bayıldım..
      2011 yılı Fransız yapımı filmin türü komedi ve dram olarak kabul görmekte. Komedi ve dram ikilisinin bir arada harmanlanıp ortaya güzel bir netice çıkması çok zordur. Ama Intouchables bunu çok iyi başarıyor..Dram evet; içinizi cızzz edecek,gözlerinizin dolmasını sağlayacak sahneler mevcut.. Komedi evet; yüzünüzde kocaman bir gülümse oluşmasını sağlayacak sahnelerde fazlaca...Dramın  ya da komedinin dozunu biraz daha artırsalardı böyle iyi bir film çıkmazdı. "Felçli adam,hiçbir yeri hareket etmiyor..kıyamam" şimdi üzülün,"Çocuk espri yaptı..salak konumuna düştü.."haydi, şimdi gülün komutu vermeden geçiriyor bize vermesi gereken duyguları.. Tabii almak isteyene...


Senaryo,kurgu,çekimler,oyunculuk her şey yerli yerinde.. Bu bütünlüğün sağlandığı filmin eğer ki müzikleri iyi değilse içim biraz buruk kalır...Bu filmde buruk kalmadı içim. Aksine filmi izlediğim günden beri soundtrack albümünü başa alıp alıp dinliyorum. Filmin tamamı müzik dolu...Sözlü,sözsüz..Kulağınıza tanıdık gelen,gelmeyen parçalar...Bu parçalar bazı yerlerde sadece müziğe odaklanmanızı sağlayan cinsten. Uzatmaya gerek yok...Film içerisinde çalan şarkılarda kendimi iyi hissediyorsam,kendimi müziğe kaptırabiliyorsam iyidir benim için. Şu anda bile dinlerken bu güzelim müziği,yüzümde birden bir tebessüm beliriyor...Eee daha ne olsun...

Parayla her sorun çözülmüyor, onca para ruhta olan-oluşan-eksikliği doldurmaya yetmiyor lakin parasız da bu hayat denilen işkence ilerlemiyor,ilerleyemiyor...İki ucu boklu değnek...Böyle içten filmler zor geliyor,o yüzden kaçırmamanı dilerim sevgili okur...
Uzun zamandan sonra beni hem içten güldürebilen hem de finaliyle iki damla ağlatabilen Intouchables'e gönül rahatlığıyla 4,5/5 veriyorum..

27 Mart 2012 Salı

2 dakika...

Bu kağıdı masamın üstünde gördüğüm anda hissettiklerimi(düşündüklerimi) içimden geçirmeyeli uzun zaman olmuştu...Bu hislerin eksikliğini kağıdı görünceye kadar bu denli hissetmemiştim..Bu zamana kadar görmezden gelmiştim belki de kim bilir...O ana kadar hissetmemiştim içimdeki boşluğun büyüklüğünü, eksikliğini;şu ağzına sıçtığımın hayatında bir işe yaradığımı, birilerine iyi gelebildiğimi, birileri için her an el altında bulunan bir nesne veya ihtiyaca uygun insan harici bişey olabilmeyi ya da kendim için iyi biri olabilmeyi, kendim için bir bok yapabilmeyi,kendim için yaşayabilmeyi, en basitinden -insani duygular taşıyabilmeyi- insan olmayı...Ne var bu kağıtta diyorsun şimdi belki de..Haklısın aslında hiçbir şey yok;10 yaşındaki bir öğrencinin içinden geldiği için yaptığı bir resim...Ama bende hissettirdikleri çok ayrı,bendeki boşluk çok ayrı...Bu kağıdı görmemle birlikte hissettiklerim sadece 2 dakika sürdü..Evet çok kısaydı ama yetti...Öyle açtım ki, 2 dakika açlığımı o an için giderdi...Geçen 2 dakikadan sonra gene ben,eski ben oldum, gene insan görünümlü ruhsuz bir varlığa dönüştüm... Ama olsun 2 dakika çok iyi geldi... Sağol E...

25 Mart 2012 Pazar

El Yazısı


Cuma günü gösterime giren El Yazısı, 1998 yılında Bolu'nun 4000 nüfusluk Göynük ilçesinde yaşayan bir grup insanın verilmemiş aşk mektuplarının hikayesinden yola çıkan sıcak bir film.. Filmin sloganı " Herkesin veremediği bir aşk mektubu vardır."Slogan  filmin konusu hakkında kafamızda bişeyler şekillendirebiliyor...Şekillenen resim,konu,anlatılmak istenilenler gerçek ve güzel lakin...

Filmin çekildiği ilçenin güzelliği, mevsimin yaz oluşunun vermiş olduğu doğal ışık ve kulağınıza hoş gelen müzikler filme odaklanmanıza büyük olanak sağlıyor. Safranbolu evlerine benzerliğiyle dikkat çeken evler,gelincik bahçeleri, yel değirmenleri,yeşillikler dolu çevre filme çok yakışmış. 4 sene boyunca Bolu'ya yakın bir yerde okumama rağmen Göynük ilçesini hiç duymamış olmama şaşırdım, görmek isterdim...Öyle görülecek şahane yerleri yok ama seviyorum küçük,güzel şehirleri...Hikayenin anlatıldığı yer dediğim gibi güzel...Çekimler desen aynı şekilde çok kötü değil,kaliteli..Ama işte, aması var..

Filmde üzerinde durulmak istenilen üç karakter var; Eczacı Zeynep,Müdürün oğlu Ahmet ve ufak Ragıp... Ali Vatansever( ilk uzun metrajlı filmi)senaryoyu yazarken bu karakterler üzerinde durmak istemiş fakat çekerken diğer karakterlere kıyamayacak olmuş ki filmde kime odaklanmalı, kimi takip etmeli, hangi karakter önemli bilemiyoruz. Bütün karakterlerin kendi hikayelerini filme aktarmak istediğinden ortalık biraz karışmış... Çekimler bölük bölük; bir karakter anlatılırken direk kesilip başka bir yere,başka karaktere geçiliyor..Yani anlayacağınız bana göre senaryo biraz eksik ve karışık, kurgu ise olmamış.. Oyunculuklar iyiydi(Çocuk oyuncular ve köy halkı dahil).. Cansu Dere, Sarp Akkaya, Kenan Bal ,Sercan Badur,Salih Kalyon, Wilma Elles( Meşhur Caroline) gibi birçok ünlü bir arada..

Her karakterin ayrı ayrı yarım kalmış aşk hikayeleri, esen bir rüzgarla değişen olaylar serisi, değişen hayatlar... El yazısı 95 dakika çok sıkmadan, sadece hızlı geçişler ve çok şey anlatma isteğinden kaynaklı  olduğunu düşündüğüm çekim temposuna yetişmekte zorlandığım, yüzümü birçok sefer gülümseten bir film olmuş..Zaten çok fazla gişe bekleyerek çekildiğini düşünmüyorum; cumartesi günü 4 kişiydik ( 2'sinin gelme amacı farklı olsa da) koca salonda... Gişe kaygısı insanlara sonucun berbat olduğu işler çıkarttırıyor; bu film onlardan değil...

5 yıldızdan 3( Ama 2,5'tan) yıldız verdim gitti..

 Model grubunun solisti Fatma film için güzel bir şarkı yapmış, dinleyelim...

21 Mart 2012 Çarşamba

Once


"Ne sıklıkla doğru insanı bulabilirsin?" sorusunun kesin bir cevabı var mıdır?... Verilecek cevap herkese göre değişir,kimisine göre doğru insan diye adlandırılacak kimse yoktur, kimisine göre hayatına giren her insan o an için doğrudur zaman geçtikçe doğruluğunu kaybeder,kimisine göre de sadece bir kere doğru insan ile karşılaşırsın; onu da ya elinde tutarsın ya da elinden kaçmasına göz yumarsın...
John Carney bu sorudan yola çıkarak bizlere güzel bir seyirlik sunuyor... Filmin isminden de anlaşılacağı üzere bu sorunun cevabı ona göre "Bir kere"...
 Once, yaklaşık olarak 16 000$ lık bütçeye sahip,el kameraları ve doğal ışıklandırmayla tam 17 günde tamamlanmış bir müzik filmi..Müzikal mi?...  Hayır bana göre değil, sebebini açıklayacak olursam; müzikal filmlerde olduğu gibi diyalogların şarkılar ile ilerlediği, birden herkesin dans etmeye başlayan filmlerden değil..O yüzden bu film tür olarak ne olur bilemem..İmdb; romantik,dram ve müzik olarak üç kategori altına almış...Bense içerisinde kulak tırmalamadan,huzur bulacağınız müziklerin yer aldığı, oyunculukların çok iyi olduğu, sevginin;öpmek,koklamak,dokunmak gibi eylemlerden ibaret olmadığını anlatan hayatın içinden bir film...


Kalbi kırık elektrik süpürgesi tamircisi/ sokak müzisyeninin, kalbi kırık göçmen/çiçekçi kız ile suratınızda kocaman bir gülümsetme yaratacak tanışma sahnesiyle başlayan film, isimsiz iki karakterin yaşadıklarını "sevgi" kavramını sorgulatarak izleten, inandırıcı diyaloglar içeren  85 dakika sunuyor bizlere... Glen Hansard ve Markéta Irglová'nın oyunculukları filmin başına "hayatın içinden" sıfatını koymamızı sağlayan sebeplerden biri. Çünkü, ikisi de gerçek hayatlarında oyuncu değiller..Hiçbir deneyimleri,tecrübeleri ve eğitimleri yok oyunculuk konusunda. Bu yüzden işlenen konunun yanı sıra ikisinin oyunculuğu o kadar gerçek ki... Meslekleri oyunculuk olan artistlerin role girmek için gösterdikleri çaba, teknik uğraşlar gibi göze batan unsurlar bu filmde söz konusu değil..
İkisi de müzik ile uğraşan genç,güzel insanlar..2006 yılında kurdukları The Swell Season adında grupları var. Bu grupta yazıp, çalıp, söylüyorlar..Aradan bir sene geçtikten sonra bu film işine girerek,isimlerinin daha çok duyulmasını sağlıyorlar..Film boyunca çaldıkları  ve soundtrack albümündeki tüm şarkılar bu ikiliye ait...Filmden sonra birlikte olmaya başlayan çift, birlikte  çok güzel şarkılara imza atarken ayrılırlar ve bunun neticesinde grup da dağılır. Artık solo olarak müzik kariyerlerine devam eden ikilinin şarkıları, ikisinin beraber söyledikleri şarkıların bütünlüğünü, güzelliğini yansıtamıyor maalesef..


Film içerisinde duyulan şarkılar bağımlılık yapıp, tekrar tekrar dinleme hissi uyandırıyor.. Bu ikilinin her söylediği parça ayrı güzel..Filmin meşhur şarkısı Falling Slowly olmasına rağmen ( bu şarkıyla 80.Oscar ödül töreninden En  İyi Şarkı ödülüne layık olmuşlardır.) benim için Markéta'nın söylediği iki parçanın( if you want me ve the hill) yeri çok ayrıdır... Falling slowly de iyidir hak geçmesin... 
İç ısıtan bir filmdir,tavsiyedir...



Filmin minimalist posteri de çok güzel olmuş...The girl'in elektrik süpürgesini köpek gezdirir gibi sokakta gezdirmesi gülümseten sahnelerden...





19 Mart 2012 Pazartesi

Lanet toz birikintisi

Kötüydü etrafında gelişen her şey...Kötüydü hissettikleri, hissettirdikleri...Kötüydü hayatı...Hayatına geri dönüp bakmak istedi...Çekindi bakmaya çünkü korkuyordu, biliyordu göreceklerini ya da hiçbir şey göremeyeceğini...Gene de baktı..Karanlıktı tek gördüğü...Uçsuz,bucaksız kocaman bir karanık...
Düşündü...Düşündü...Bu karanlığı hak edip,etmediğini düşündü.Bu karanlığı renklendirmek için uğraştıklarının boşa çıkmasını düşündü...Bu esnada gözü yerdeki toz birikintisine takıldı.İzledi birkaç dakika bu birikintiyi...Duvar kenarına sıkışmış birikintin de kendi hayatını gördü...Farkına bile varmadan onlarca toz parçaları birleşip birikinti haline gelmişti. Yumak haline gelen toz birikintisi bir dakika sonra duvar kenarından bambaşka bir yere, oradan da başka yerlere doğru sürükleniyorlardı...Tıpkı hayatı gibi...Hayatında neler olup bittiğini anlayamadan geçmişti seneleri..Neler olduğunu anlamaya başladığında ise her şey için çok geç kalmıştı..Etrafındakilerin bir sözüyle ileri giderken, başkalarının hissettirdikleriyle bambaşka bir yola sapıyordu hayatı tıpkı toz birikintisi gibi.Ama kendini, kendi iç sesini dinlemediği için hak etmişti bu savrulmayı,kızmadı o yüzden kendisine. En azından bu konuda kızmadı...Toz parçaları nasıl gezindiği her yeri kirletmeye başladılarsa o da kirletiyordu hayatına soktuğu insanları...O insanlara iyi gelmiyordu,  o insanlara kötülükten başka hiçbir şey vermiyordu...Nasıl oradan oraya geçerken birikinti büyümeye başladıysa; onun hayatı da savrulurken yüklerle dolmaya başladı...Her geçen gün ruhuna binen yükler büyüdü, büyüdü...Artık bu yükleri taşıyamayacağından korkuttu..Kafasından geçirdikleri,yapabilecekleri onu korkuttu..Ama artık korkusunu bile düşünemeyecek kadar yorgundu vücudu,ruhu...Yerinden hızlıca kalktı,eline aldığı bezle toz birikintisini ortadan kaldırdı...Hayatının da bu kadar kolay ortadan kalkabilmesini istedi...Çok istedi...

14 Mart 2012 Çarşamba

Elem beni terk etmiyor,hiç de fasıla vermiyor...

 Öyle şarkılar vardır ki üstünden ne kadar zaman geçerse geçsin ne güzelliğinden ne de hissettirdiklerinden bir şeyler eksilir. "Gamzedeyim deva bulmam" işte o şarkılardan biri... Her gün en az iki,üç kere dinlediğim bu harika şarkıyı  Tatyos efendi 1913 senesinde bizlere sunmuş, bundan bir ay sonra da vefat etmiş. Yani düşünün şarkının yazılış tarihi 1913. Bundan tam 99 sene önce...

Neredeyse asırlık olmuş olan şarkı sene 1972'de güzel insan Barış Manço'nun Kurtalan Ekspres ile çıkardığı ilk 45'likte yer alır ama şarkıya istenilen tepkiler gelmez. Daha sonra 1975'te Barış Manço ve Hulusi Kentmen'in rol aldığı "Baba Bizi Eversene" adlı filmin  meyhane sahnesinde çalınan şarkı halk tarafından beğenilir,benimsenir. Film sayesinde tanınmaya, her yerde çalmaya başlanan şarkı günümüze kadar birçok yorumcu tarafından coverlanır.


Gamzedeyim deva bulmam garibim bir yuva kurmam 
Kaderimdir hep çektiğim inlerim hiç reha bulmam 
Elem beni terk etmiyor hiç de fasıla vermiyor 

Ne kadar sene geçerse geçsin insanların yaşadıkları üzüntülerin,sevinçlerin hep aynı olacağına güzel bir kanıt bu şarkının sözleri...

Şarkının 1996 yılında  Melihat Gülses'in Tatyos Efendi Külliyatı ismiyle çıkarmış olduğu albümdeki hali...Enstrümanların güzelliğiyle çok ayrı çok...Neyin sesi yok mu neyin sesi...
Bu video "Baba Bizi Eversene" filminde geçen meyhane sahnesi...Barış Manço'nun yorumu da çok ayrı be...İkisi ayrı güzel...Solo müzik olan kısımları yüksek sesle dinlemeniz tavsiyedir...

13 Mart 2012 Salı

Apocalypto


Yönetmen,yapımcı ve senarist etiketlerinin üzerindeki isim Mel Gibson...Oyuncular Rudy Youngblood,Raoul Trujillo,Gerardo Taracena gibi isimler...Yani daha önce hiçbir yerde isimleri geçmemiş, popüler hiçbir filmde rol almamış oyuncular... İzlemeye şans verilmesi için bu iki sebep yeterli olabilir...Yetmedi mi? 
 15.yüzyıl dünyası...Maya Uygarlığı...O zamana ait kıyafetler,takılar,makyaj...Durmak bilmeyen bir tempo...Hayran bırakacak oyunculuklar...Hayran bırakacak çekimler...Vay be dedirttirecek doğa güzelliği...Bunlar yetsin artık...Yetmedi mi?...O zaman git lütfen...

Filme ismini veren Apocalypto kelimesi "Kıyamet" olarak Türkçe'ye çevrilmiş,ülkemizde gösterime bu isimle girmiştir.Fakat film hakkında yazılan çoğu yazıda  Apocalypto'nun "Başlangıç" anlamına geldiği söylenmektedir. Üç farklı sitede rastladığım yorumlarda ise maya dilinde "Jaguar" anlamına geldiği yazılmaktadır.Neyse filmi izleyince ismine de siz karar verin..."Filmin ismi belli neye karar veriyoruz lan, Apocalypto işte?" diyenleri duyar gibiyim...Filmi izlerken Apocalypto ne alaka, acaba ne için bu ismi vermişler dersiniz o yüzden bu açıklamalar...

Mel Gibson... Oyunculuğundan,ne yiyip ne içtiğinden, dini görüşünden, siyasi görüşünden hiçbirinden bahsetmeyeceğim...Çünkü umurumda değil...Benim umurumda olan bu adamın yönetmen koltuğuna oturup bana neler yapabildiğini gösterebilmesi, beni o filmin içine dahil edebilmesi, filmde olan ufak hataları bile görmeyecek kadar güzellikler verebilmesi...İyi oynar, kötü oynar tartışılır...Nasıl yönettiği de tartışılır..Ama Braveheart'ı çeken adam bu...O filmin aldığı ödüller belli..Ödül almasa bile iyi film işte ya..O yüzden yok Mel yapmış yok Hristiyanlık sempatizanlığını filme aktarmış yok şöyle, yok böyle...Duymayın,dinlemeyin,yargılamayın...


İkisi ses biri makyaj olmak üzere üç dalda Oscar adayı olan Apocalypto ödülü ,üç Oscar kazanmış türünün güzel örneklerinden olan El Laberinto del fauno  filmine kaptırmış...Makyajlar,kıyafetler, takılar, dövmeler dönemi bildiğimiz kadarıyla yani kitaplardan, belgesellerden gördüğümüz kadarıyla çok iyi yansıtmış... Yüzün çeşitli bölgelerine takılan ne olduğunu anlayamadığım takılar, vücudun çeşitli yerlerinde herkesinki farklı, dövme olmayan çizgiler, kulak memesi bu kadar büyür mü be dedirtecek küpeler...
Filmin içeriğine çok fazla girmeden edindiğim bilgilerden bazılarını paylaştıktan sonra film ne anlatıyor azıcık ondan bahsedeyim..Spoiler içermez merak etmeyiniz...Filmde ormanda mutlu mesut yaşayan yerli Maya( Aztek diyenler bir hayli fazla) halkının bir anda yağmacı asker olarak lanse edilen kişiler tarafından işgal edilmesiyle başlayan bir yolculuk anlatılıyor...Yolculuk esnasında ana karakterimiz Jaguar Paw'ın ailesine verdiği söz uğruna yapabileceklerine şahit oluyoruz...Bu şahit olma durumu bizlere yüksek tempolu, ne olacak, ne yapacak dedirterek filmi izlettiriyor.. 
Son olarak filmin müziklerinden bahsedelim; Titanik,Avatar,Braveheart,Troy dahil birçok filme beste ve müzik yaparak toplam 32 ödül ve 33 adaylık elde etmiş James Horner'ın beyninden,gönlünden çıkan sıkmayan, yerinde kullanılmış güzel müzikler var filmde..Hele ki yaprağın üzerine birikip ve akmaya başlayan kanın serüveni sırasında çalan müzik çok iyiydi...
2006 ABD yapımı aksiyon-dram türüne yerleştirebileceğimiz film sıkmadan 139 dakika geçirmenizi sağlıyor...O yüzden hiçbir yargıya kapılmadan izleyin işte...
 5 yıldızdan 4 hatta gönül rahatlığıyla 4,5 yıldız verdim gitti...


İliklerine kadar hüzne bulanmış bir adam yalnız başına oturuyordu.
Bütün hayvanlar onun yanına gelip şöyle dedi: "Seni üzgün görmek istemiyoruz.Bize ne istediğini söylersen belki sana yardımcı olabiliriz."

Adam şöyle dedi: "İyi bir görüş gücüne sahip olmak istiyorum."

Akbaba cevap verdi:"Benimkini alabilirsin."

Adam: "Güçlü olmak istiyorum" dedi.

Jaguar:"Benim gibi güçlü olabilirsin."

Sonra adam şöyle dedi: "Yeryüzünün bütün sırlarını bilmek istiyorum."

Yılan cevap verdi: "Ben sana onları gösteririm."

Ve bu böylece bütün hayvanlar arasında devam etti. Ve adam onların verdiği bütün hediyeleri alarak oradan uzaklaştı.

Sonra baykuş diğer hayvanlara dönüp:"Şimdi adam çok şey biliyor ve pek çok şey yapabilir.Birden içimi bir korku kapladı."

Geyik şöyle dedi: "Adam ihtiyacı olan her şeye sahip..Artık üzüntüsü geçecek."

Ama baykuş cevap verdi: "Hayır.Ben adamın içinde büyük bir boşluk gördüm..Asla dolduramayacağı derin bir açlık.Onu üzen de, ona bunları isteten de o.O almaya devam edip duracak...Ta ki dünya ona şöyle söyleyene kadar:"Artık sana verebilecek bir şeyim kalmadı."

9 Mart 2012 Cuma

Bir bokluk var bu hayatta!

Kinyas ve Kayra... Öyle bir zamanda tanıştım ki bu ikiliyle beni benden aldılar..Her bir sayfayı okuyup,yaptıklarına tanık oldukça beni olduğum yerden alıp bambaşka yerlere götürdüler...Bazen öyle doğru konuştular ki yazdım söylediklerini,çizdim altlarını kalınca bir çizgiyle bazen de öyle yanlış konuştular ki iğrendim söylediklerinden,yaptıklarından,onlardan..Ne kadar iğrensem de kaçmadım ikisinden, bırakmadım..Çünkü daha neler diyecekler,daha neler yapacaklar diye merak ettim,daha bitiremediğim için merak etmeye devam ediyorum...Yazılan,yapılan cesurluğu sevdim.Evet içinde seksist yaklaşımlar çok, evet çok cesurlar, evet psikopatlar ama onlar birer karakter...Yeteri kadar normal insanlardan oluşan karakterler okumadık mı? Bir de bunları okusak ne olur...

 Hakan Günday'ın yaptığı doğru,insanı sarsan ve cesur çıkarımlarından en iyilerini( daha iyileri de var ama bunlar bir farklı)seninle paylaşıyorum...Oku, merak etme incilerin dökülmez ya da ne bok yiyorsan ye!...


" Dengesizlik,  gerçek duygusunun ve gerçeğin tek kapısıdır.Dengeyle hiçbir yere varılmaz.Ancak düşmeyi bilenler köprüden,karşıya yüzülerek de geçilebileceğini öğrenir.Belki cennete ,belki ipin gerildiği karşı tarafa varılır dengenin sonucunda,kabul ediyorum.Ama düşmemek için verilmiş mücadelelerin acısı ve tedirginliğiyle...
Tabii bütün bunlar eski günlerde kaldı.Artık denge ile dengesizlik bir şey ifade etmiyor.Çünkü ikisi de ayakta duranlar için.Ben uzun zamandır yatıyorum,bedenim yürüse de.Benim düşme kaygısı taşımama imkan yok..."


" İnsandan ve bütün canlılardan iğreniyorum.Kendimdense nefret etmekten yoruldum ve bu konuda hiçbir şey hissetmiyorum.Kalabalıklardan korkuyorum.Tek istediğim bütün düşündüklerimi içinde barındıran beynimi bedenimden yırtıp uzay boşluğuna fırlatmak.Bedenim olmadan, sadece ve sadece var olduğumu bana hatırlatacak olan zihnimin uçmasını istiyorum.Buna ruh diyenler var.İlgilenmiyorum isimlerle.Sadece hiçliğin içinde bedensiz bir zihin olmak istiyorum.Sadece bir düşünce olarak var olmak!Tek aklıma gelen bu,yaşama acımdan kurtulmak için.Sonsuz hiçlikte yüzen bir düşünce.O kadar!"


İçimi okumuş gibi:

"Bir bokluk var bu işte!Türkçe'nin sihri yine karşımızda.Anlatamazsın böylesi muammalı bir konuyu ikizi gibi benzeyen tek bir kelimeyle başka lisanda.Bokluk her şeyi ifade ediyordu.Daha doğrusu bilinmeyen her şeyi.Ne kadar hesap yapılırsa yapılsın, karanlık kalacak tarafı...
Asıl bokluk hayatta var.Bir bokluk var bu hayatta! Hesabın da, dikişin de tutmadığı bir hayat bu,diye düşünürdüm.Bilmediğim o kadar çok şey vardı ki o zamanlar.Hepsine bokluk deyip geçiyordum.Çözemediğim, beş duyumla algılayamadığım bir şey. Bir bokluk var bu hayatta! Ve söylerken o kadar farkındayım ki, o bokluğu hiçbir zaman çözemeyeceğimin.O kadar uzaktım ki ne olduğunu anlamaktan.Tanımlayamadığım ama hayatımı çökerten  her şeydi bokluk.Bir bokluk var! Ama ne?..."


"Tercih ettiği,etmek zorunda kaldığı yalnızlığın içinde kaybolmaktan korkan insanın en büyük acısı olan deliliğin başladığı noktadır.Daracık,nefesin bile zor alındığı,yerin metrelerce altındaki bir dehlizde, tonlarca havayı hatırlayıp nefes almamaya ve kalp krizi geçirecek kadar büyük bir panik yaşamaya benzer.Kurumuş bir yaprağın lodosa boyun eğmesi gibi insan da yalnızlığına boyun eğmelidir.Yalnızlık, insanın içindeki gizli mabettir.Benim yalnızlığım ise, hayatım boyunca ürkütücü bir hızla büyümüş ve sosyal denilebilecek bütün yeteneklerimi teker teker yok etmiştir...Sorarlarsa,"Ne iş yaptın bu dünyada? diye,rahatça verebilirim yanıtı:
   "Yalnız kaldım.Altı milyar insan arasında doğdum.Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından..."

7 Mart 2012 Çarşamba

Je t'aime...

Müzik dinlemeyi seviyorum...Kalabalığın içinden sıyrılmamı sağlayan, içimde biriktirdiğim hislere tercüman olan şarkıları dinlemeyi seviyorum... Dinlediğim şarkılar genellikle yavaş;"damar" diye ifade edilen şarkılar...
Hayatım boyunca hiçbir zaman eğlence düşkünü biri olmadım .O yüzden temposu yüksek olan;" kopmalık" diye ifade edilen şarkılarla aram pek olmadı...Ee yani hiç dinlemedim mi?...Hayır dinledim,dinliyorum...Kafama eserse ya da ne zaman olduğu bilinmez olur da arada bir mutluluk kaplarsa içimi açıp dinliyorum...Bunun adına da "bana özel,aniden gelen kopmalık" şarkılar diyorum..

İşte dinlediğim damar şarkılardan biri Je t'aime...Lara Fabian, Fransa'dan dünyaya yayılmış,çok güçlü bir sese sahip,bayağı seveni olan bir hanım.Bu hanımın çok meşhur olmuş şarkısı Je t'aime...Müziği ve sözleriyle gerçekten güzel bir şarkı... Fransızca bilmem..Benim bu şarkıya bağlanmamı sağlayan;müzikteki tını ve kadının eşsiz güzellikteki sesidir...Sözlerin güzelliğiyle de şarkıya olan sevgim artmıştır..
Bu yazıyı yazmama sebep şarkının güzelliğinden bahsetmek değil, Lara'nın bir konserinde başından geçenlere "sen de tanık ol" demek içindir..

Lara meşhur şarkısını söylemek üzere merdivenlere çömelir...Şarkıya başlaması gereken bölümde duyduğu seslerle şaşkına döner...Afallar,boğazı düğümlenir,gözleri dolar...Şarkısını zorlukla söylemeye çalışır...Niye mi?...İzle,izle...İzlemeden geberme!





Bu acı sessizlikte seni affetmeye karar verdim,
Bu birisini çok sevdiğimizde yapılan hatadır...

5 Mart 2012 Pazartesi

Hass...tane

En son ne zaman bir devlet hastanesinde bulundun? Ne kadarlık bir süre zarfında bekledin burada?...Devlet hastanesinden bahsediyorum yalnız... Özel hastane değil...Eğer yakın bir zamanda ve uzunca bir süre beklediysen kesinlikle aşağıda bahsedeceklerime tanık olmuşsundur..."Harbiden lan" diye geçireceksin içinden...Eğer ki böyle bir durumla yakın zamanda karşılaşmadıysan da hiçbir bok kaçırmadın merak etme...

***Başlamadan hemen söyleyeyim;aman kimsecikler hastanelere en ufak  bir olay için dahi olsa düşmesin... Sağlıklı , kararında ve mutlu yaşayın;sonra da güzelce geberin...***


 Burası eğer ki çok acil bir durumunuz yoksa hastane değildir... Hastaneye ağrın,acın olduğunda gidersin ama buraya en az iki haftada bir gidilir.O yüzden burası hastane değil olsa olsa yeme içmenin olmadığı bir pastane olabilir ya da altın günü için belirlenen bir arkadaşın evi... Evet evdir orası neden biliyor musun?Çünkü teyzelerin hepsi evde ne haldelerse öyledirler...

 Hastanedeki teyzelerin fiks kıyafet kombinleri; Başımızda renk ve deseni hiç mi hiç fark etmeyen bir eşarp, üstümüzde gene renk ve desen fark etmeyen, o an elimize ne geçtiyse onun giyileceği bir bluz,kazak artık o üstündekilere ne derseniz...Başımız kapalı ama içimizde sütyen asla yok...Asla yok...Öyle rahatız a.k. öyle rahatız... "Benim başım kapalı  kimse bakmaz o yüzden göğüs uçları fora" mantığı ilkedir... Eğer ki yer çekimine daha fazla karşı koyamamış göğüs uçları görmek istiyorsanız buyrun hastanelere koşun...Ama belirtelim malum bu havalarda göğüs uçları gözükmez...Eee hak verin hava soğudu..Üzerlerine mont alıyorlar..Altımızda tabii ki basma etek...Can alıcı noktamız olan ayaklarımıza geliyoruz...Giyecek ayakkabımız yok mudur?Vardır..Dört,beş çeşit olmasa bile vardır ama bizler giymeyiz... Çünkü biz öyle dışarı, millet içine çıkmıyoruz ki dedim size biz arkadaşın evine gidiyoruz... Ee o zaman ne gerek var ayakkabıya a.k...Giy en renklisinden soket bir çorap üstüne terlik tamamdır işte...Havalar soğuk dedik ona da çözüm var; büyük ihtimal çocuğunun soket çorabı+ patik üstüne topuklu ayakkabı... Bitti gitti işte.. ( Yalnız modayla pek aram yok bilmiyordum, bu ara modaymış açık ayakkabı içine soket çorap.. Belki de teyzeler modayı takip ediyorlardır bilinmez...)

 Hastanedeki teyzelerin fiks konuşmaları; Olur da iki hafta üst üste hastaneye giderseniz tüm yüzler size tanıdık gelecektir... Çünkü teyzeler periyodik olarak geliyorlar... Neden biliyor musun?Şu konuşma her şeyi anlatacak sanırım;
-Senin numaran kaç, sabahtan beri buradayım bir türlü sıra bana gelmedi?
-36
-Ee neden kapının önünde bekliyorsun  o zaman,daha çok var sana.. Bak burada ki ekranda ismin çıkacak senin,  o zaman gireceksin.
-Yok be onlar yanlış... Hem ben bir şey sorup çıkacam,öyle muayene olmayacam..
-Nasıl yani? Neden sıra aldın o zaman?
-Ya geçen gün geldim ben bu adama;yerinden bile kalkıp bakmadı, ellemedi bile...Öyle muayene mi olur..Bakalım bugün ne yapacak diye geldim...
-Kardeş başka doktora gitseydin, gene neden aynısına geldin ki..
-Ona da sıra aldım, bunu aradan bir çıkarayım da..Daha çok işim var; iki doktora daha sıra aldım.Gelmişken hepsine bir gideyim..
-...

Hiçbir şikayetleri olmasa bile zorla kendilerine hastalık bulmak için uğraşırlar..Hastalığının olmaması onlar için üzücü bir durum çünkü...eğer ki doktor "maşallah çok iyisiniz." demişse o doktor hiç bir bok bilmiyordur....Çünkü hasta olmalıdır; biliyordur o...Yok denilmişse o doktor bir bok bilmiyordur... Başka bir seçenek sadece başka bir doktora sıra almaktır...


Daha o kadar çok nokta var ki anlatılması gereken, bunlar şimdilik benim görebildiklerim... Bir dönem belli aralıklarla  ziyaret etmek zorunda olduğum için bunları gözlemleyebildim... Yoksa kokusuna bile zor katlanıyorum hastanelerin...

Bunlar kesinlikle belli bir kısımı içerir... Evet bulunduğum şehir için bir genellemedir...Her yer bu şekilde değildir(umarım!)... Her yerde bu şekilde davranan insanlar yoktur...Hastanelere gerçekten acısı, gerçekten canı yandığı için giden insanlar vardır... Bunları kesinlikle tek tek ayırıyorum anlattıklarım içerisinden... Ama bilin ki bu tip düşünenler yüzünden çoğu insan o sıralarda acı çekerek bekliyor..Keyfi gelip "bakalım bu ne diyecek" düşüncesiyle gelenler yüzünden...

Son olarak sana şunu söyleyip gideyim... İnsanların ne kıyafet kombinleri ne de giydikleri ayakkabılar benim umurumda... Benim derdim bu kadar rahatlık ... İnsanların kendilerini bu derece kaybetmeleri yanlış...
Onlar "ben hastayım o yüzden böyle giyindim "diyerek değil,her zaman böyle giyiniyorlar... Bu vurdumduymazlık...Bu rahatlık nereden geliyor ak ya...Erkeklerin gözüne batmayalım diye başları örtülüyor değil mi? Ama benden daha çok onlar dikkat çekiyor...

Şimdilik bu kadar...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...