30 Ağustos 2012 Perşembe

Alternatif 500 Days of Summer Posterleri

Bugüne kadar izleme sayımın 6'ya ulaştığı ve bu sayının daha da artacağına emin olduğum film ( 500 ) Days of Summer.. Filmin kendisi gibi nefis ve bugüne kadar pek rastlanmamış olan posterleri, buyrun bakalım..



























Alternatif son : )


29 Ağustos 2012 Çarşamba

Abraham Lincoln: Vampire Hunter


Tarihteki en iyi ABD Başkanlarından kabul edilen Abraham Lincoln'unun eline baltayı verip, vampir peşinde koşturtan bir filmden aman aman görüntüler beklemek elbette gerekmiyordu lakin bu denli kötü olabileceğini de tahmin etmemiştim be..17 Ağustos günü gösterime giren filmler arasında belki de en gidilmeyecek film Vampir Avcısı: Abraham Lincoln. Çok keskin konuşuyorum farkındayım ama hakikatten öyle böyle değil.

Senaryo, evet gerçekten de değişik. Herkes tarafından tanınan koca ABD başkanını kalkıp vampir avcısı yapmak, merak uyandırıcı... Bir yandan eline afili baltasını alıp, orada burada savurmasını diğer yandan da avukat olma ve köleliği kaldırmaya yönelik uğraşlarını izleyebilme imkanı sağlayacak bir film kafanızda "nasıl olur acaba" dedirtirmiş ise, sizde benim gibi büyük bir hata yapmış oldunuz. Geçmişler olsun, hepimize.. Gerçi sevgili memleketimde başka film yoktu ya gidilecek! Yani gündüzleri başkan, geceleri vampir avcısı olmak her baba yiğidin harcı değildir elbet. Senaryonun değişik olması kurgunun berbatlığını kurtaramamış. Olaylar arasında kafada tonlarca soru işareti bırakan atlamalar, sadece bakın biz yapabiliyoruz diye yerleştirilen efektler...  "Tamam fantastik film" dedik ama bu kadar da abartı olamaz ( neydi o tren sahnesi allah aşkına!).. Sadece ama sadece seyirlik olabilir...O da çok zamanınız var, izleyecek hiçbir filminiz, diziniz yok ise, ancak öyle..

Oyunculuklara değinelim hadi. Lincoln' ü canlandıran Benjamin Walker' ı yeni tanıdım ve beğenmedim. Üstüne çok konuşulacak, vay anasını be ne oynamış dedirtecek bir şey yapmamış. Kavga sahnelerinde dublör kullandığını da düşünecek olursak... Abraham'ın vampir avcısı olmasına sebep zat Dominic Cooper.. Kendisini birkaç popüler İngiliz filminde görmek mümkün lakin The Devil's Double filminde izlemek gerektiğini, kaba tabirle orada yardırdığını söylemişler ama ben izlemedim, bilemem. Onların yalancısıyım ben.. Burada ise eh işte denilecek kıvamdaydı. Yan rolde olanlar için de sözlerim aynen geçerlidir. Film çürük, en iyi oyuncu gelse kurtarmaz zaten.. Yani oyunculuklara bile tamam derdim film totalde iyi olsaydı..

Uzak durun bu başkandan! Bu Lincoln'u izlemeli, bu filmdekini ise hiç tanımamış, hiç izlememiş gibi yapmalı. 3 boyutlu kopyalarının dağıtılması, sadece seyirlik amaçlı olmasından kaynaklıdır, zannımca. Çekimiyle, kurgusuyla, mekan kıtlığıyla( böyle bir filme göre azdı bence), makyajların gerçekten kötü olmasıyla vs vs.. Gitmeyin, kıymayın paranıza...

23 Ağustos 2012 Perşembe

Buz ve Ateşin Şarkısı Serisi


Kitap ya da diziye ( kaldı ki sadece kitaptan bahsedeceğim) yönelik önemli mevzuların katili olacak cümleler kurduğumu düşünmüyorum. Ama yok ben riske atamam diyorsan da keyfin bilir sevgili okur..

Uzun zaman önce bitirdiğim efsane roman serisi Buz ve Ateşin Şarkısı ve ileride efsane olarak söz edilecek dizi Game of Thrones... Hakkında konuşacak çok konu var nereden, nasıl başlarım şu anda kestiremiyorum ya hadi hayırlısı.. Oturduğunuz koltuğa iyice yayılın, başlıyoruz..

Büyük insan George R.R. Martin 1991 yılında nasıl bir kafaya ulaştı ise yazmaya başlamış bu seriyi. Kafasında da yaratmış her ayrıntıyı, 7 kitap halinde yayınlanacak bir seri ve isimleri de sırasıyla A Game of Thrones, A Clash of  Kings, A Storm of Swords, A Feast for Crows, A Dance with Dragons, The Winds of  Winter, A Dream of Spring olacak demiş.. A Game of Thrones ( Taht Oyunları) yani serinin ilk kitabı, tüm bu planlamanın üstünden beş yıl geçtikten sonra basılmış. Yayınlandıktan kısa bir süre içerisinde de kitap, çeşitli ödüllere aday gösterilmiş, çoğunu da silip süpürmüştür. 2011 yılına geldiğimizde ise kitabın namı alıp yürümüş, New york dahil bir çok yerdeki "en çok satanlar listesi"nde yerini 1. sıraya kadar yükseltmiştir. 

İşte serinin asıl hali
Epik fantezi benim tabirimle ise fantastik dünya türüne giren seri, bundan önce okuduğum fantastik kitapların yanında çok ama çok farklı bir yere sahip.. Peki, neden? Popüler olduğu zamanlarda bir kitabı alıp, hemen okumayı sevmiyorum. Yani o ara çok meşhur, ay çok satanlara girmiş mutlaka bu kitabı edinmeliyim diye düşünüp kitap almışlığım yok. Çok satanlar listesine girmişse eğer takip ettiğim yazarın kitabı, onu alıp okumam için üstünden biraz zaman geçmesini beklerim. Yani etraftaki yorumların gazına gelerek acele iş yapmayı pek sevmem. Bu sene, Bursa kitap fuarına gittiğim sırada nasıl da meşhur "Taht Oyunları".. Aslında merak ediyorum çünkü hem fantastik dünya -içine girip kaybolunası bir dünya- hem dizisi var hem de nerede hakkında bir şeyler okusam kötü diyen yok ( gaza gelmeyi sevmem diyorum ama gayet de gelmişim len). Tam üç kere Epsilon Yayıncılık yazılı koca standa yaklaştım, uzaklaştım. Kitabı elime aldım, bıraktım. Çıkmaya yakın baktım cüzdana, kitaplar için ayırdığım paradan tam 25 lira kalmış, "bu bir işaret harcamasam olmaz Taht Oyunları da tam 25 lira" düşüncesiyle gittim, aldım. Yani ilk kitapla aramızda böyle bir bağ oluştu diyebilirim. Fuar dönüşü hemen başlayacaktım ama gene kendimi gereksiz bir durdurmayla Aylak Adam'a başladım. Bir gaza gelip kitabı hemen aldık ya sözde okumayacağız hemen.. Bundan iki gün sonra kitap-film-hayat tavsiyelerini dinlemeye çalıştığım, Caner Eler postunda da selam çaktığım güzel insan bana "Hemen Taht Oyunlar'ına başla!" diye bir mesaj atmasın mı! Hem de kitabı almama çabalarımdan ya da kararsızlığımdan hiç haberi yokken. Toparlarsak, kitabı alma aşamasından okumaya başlayana kadar yaşananlar seriye bakış açımı değiştirdi. Okumaya başladığım günden itibaren elimden bırakmadım, bırakamadım. İşteyken bile öyle yerlerde -tuvalet değil- öyle zamanlarda okudum ki, anlatsam mesleki kariyerim için hiç iyi olmaz.. 


Şu ana kadar sadece 3 kitabı Sibel Alaş tarafından Türkçe' ye çevrilmiş durumda. Yukarıdaki resimde 5 kitap var çünkü akıllı Epsilon Yayınları kitapları "Kısım 1", "Kısım 2" şeklinde parçalayarak bir kitaptan, iki kitap parası aldılar. Eyvallah kitabı çevirtip, yayınladınız sağolun diyesi gelmiyor insanın maalesef durum böyle olunca.. Neyse devam edelim.

Kitapların tamamı karakterlerin kendilerine ait bölümlerinden oluşuyor. Örneğin Jon Snow adlı karakterin kendine ait bölümde, başından gelen olayları Jon'un kendi ağzından dinliyoruz ve bizlere iç sesiyle eşlik ettiği bu bölüm-e-lere kalın ve büyük puntolu JON başlığı ile başlıyoruz. Kitaptaki her karakter için mi var bu, hayır.. Her kitapta önemli olacak karakterler değişiklik gösterebiliyor. İlk kitapta bir başlığa sahip olmayan bir karakterin diğer kitaplarda olması, o karakterin ileride hikaye için önemli bir konuma geleceği anlamını çıkarmamıza yardımcı oluyor. Başlıklı bölümlerin olmasının diğer bir olumlu yanı ise, kitaptaki olaylar birbirlerine karışmadan ilerleyebiliyor. Yani üç sayfa öncesinde Westeros'taysanız, okuduğunuz sayfada Essos'da oluyorsunuz fakat işler karışmadan bu farkı anlayabiliyor, devam edebiliyorsunuz. Bir de bu başlıklar inatla okumanıza yardımcı oluyor. Nasıl mı? Jon'un bölümünü okuyorum ve öyle bir yerde bitiyor ki diğer JON bölümüne kadar inatla ve merakla okuyorum. Okuduğum arada en az bir 30-50 sayfadan oluştuğunu düşünecek olursak, Jon sayesinde hızlıca ilerlemiş oluyorum kitapta.. Hep de Jon'dan örnekler vermişim :S

Bu zamana kadar hakkında illa bir şeyler duymuş olduğunuz Buz ve Ateşin Şarkısı serisi ya da en bilinen adıyla Taht Oyunları, sizleri alışagelmiş fantastik kitaplardan uzaklaştırıyor. Tek önemli bir kahraman yok bu seride. İyi de var kötü de. Kimin iyi kimin kötü olduğu kararı okuyucuya bırakılmış durumda. "Bunları, bu sebepten yapıyor" dediğinde hak veriyorsan bu adam iyidir diyebiliyorsun. Tabii ki salt kötüler de yok değil. Diğer kitaplarda bir ya da iki tane baş kahraman olur ve olaylar onların etrafında döner; bu seride ise bu  durum söz konusu değil. Sadece savaş, kan, şiddet, entrika ya da ne olursa olsun en önemli kişi ölmez( ölümsüzdür) durumu yok. Evet ikinci bir dünya söz konusu, evet fantastik bir dünya ama aslında bir o kadar da gerçek. Ölmez dediğin ölüyor, yapamaz dediğin yapıyor.. Beklemediğin karakterlerden beklenmedik olaylar çıkıyor. Daha önce bahsettiğim başlık bölümünde karakterlerin iç seslerini duymamız, gerçek hislerini bilmemizi sağlıyor. Yaşadıklarının ne denli hayattan olduğunu.. Kurguyla gerçeğin bu denli iç içe oluşunu.. Kurgunun en babası, kurnaz senaryoların en babası, "hadi lan oradan" dedirtecek olay akışları, özellikleriyle hayran bırakan karakterleriyle kısaca hayal dünyanızdaki her şey işte bu seride!.. Kaçırmayın, mahrum kalmayın.. Bilin.. Eminim ki sizin çocuklarınız da bilecek ve o zamanlarda bile adından şimdiki  gibi söz ettirecek..

Dizisini de tabii ki izledim onunla ilgili söylenecekler var ama izlediğim dizilerle ilgili nasıl bir post yazmalı, nelere değinmeli kafamda toparlayamadım henüz. Dizileri yazmaya başladığımda mutlaka değineceğim. Lakin bir iki kelam edecek olursak, bu güzelim seriden ayrı düşünecek olursak evet son 20 yılın en iyi yapımlarına girebilir. Çekimler için kısıtlanan güzelim kurgu yani kitabın senaryo haline gelmiş halini pek sevemedim. Yani kitapta yaşanan bir olay diziye öyle alakasız bir yerden, öyle alakasız bir zamanda sokuluyor ki. Gerçeğini bildiğiniz için bu halini kabullenmek zor oluyor. Kaldı ki reyting kaygısı diziye saçma sapan şeyler yaptırmış. Nedir yavrum o gay muhabbeti, gereksiz! Neyse daha sonra detayına inebiliriz belki bakalım, kısmet..

Şiddetle tavsiye edilecek bir roman serisi Buz ve Ateşin Şarkısı.. Tür olarak fantastik sevmiyorsanız bile size sevdireceğinden eminim. Çünkü yukarıda da belirttim; fantastik olsa bile çok içimizden, dünyamıza yakın bir kurguya hakim kitap. İlk kitaba (Taht Oyunları'na) başlayıp sevmediyseniz tabii ki kasmaya gerek yok ama hemen karar vermeyin, şans verin kitaba. Kendini tanıtmasına izin verin! 

Son olarak buradan Martin'e kucak dolusu sevgiler yollamak istiyorum. Dilerim ki hemen buralardan göçüp gitmez hatta bunu bitirir yenilerini yazarsın. Senin elinden çıkan her yazıyı zevkle okurum.. Ee bir de tabii ki Türkçe çevirisini yapan Sibel Alaş'a da teşekkürlerimizi sunalım. Çok eleştiriler var çeviriye. O denli eleştiri yapacak konumda değilim lakin çevirinin o kadarını hakkettiğini düşünmüyorum. Okunabilecek en rahat hale getirilmiş de basılmış. Ben beğendim, rahatsız etmedi. Eleştirebilecek konumda olanlar beğenmediyse onlar tartışadursunlar. Kim ne yaparsa yapsın, Sibel Hanım çeviriye devam etsin de gelsin yeni kitaplar, özledim çok..

Velhasıl kelam; bu kitap, aklınızın almayacağı kurguya, bazısını çevrenizden tanıdık gelecek bazısını da okuyarak tanıyacağınız karakterler donatılmış ( Evet çok fazla karakter, çok fazla isim söz konusu lakin her kitabın arkasında acayip detaylı kim kimdir, neyin nesidir bölümü var.) bu seriyi okumanızı tavsiye ederim..

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Ne Mutlu Hem Türk'üm Hem de Kadınım Diyene..


Burada birazdan bahsedeceğim yazının tamamını okuyabilirsiniz. Nette ne araştırıyordum da o yazıyı buldum inanın hatırlamıyorum şimdi, bir hafta öncesinde okumuş linki kaydetmişim. Bu yazının bu blogda yer almasını, bunun hakkında birkaç cümle kurmadan içimin rahat etmeyeceğini düşünüp link kaydetmiştim. O gün yazacak olsaydım dilime ve parmaklarıma hakim olamayacağımı bildiğimden sakinleşip yazmaya karar verdim. Uzatmadan başlayayım. 

Cahide hanım genel olarak yazısında kadınların evde oturması gerektiğini, çalışan kadınların saçma bir kariyer düşüncesi içerisinde olduğunu, çalışan kadınların hiç de paraya ihtiyacı olmadığı halde çalışma heveslisi olduğunu yazmış. Buyrun beraber bakalım.

Binde bir, sabah vakti dışarı çıkacak olsam duraklarda otobüs bekleyen, soğukta tir tir titreyen kadınlara bakar kalırım. Çok mu muhtaç, çok mu zor durumdadır? O saatte o kadınları sıcak yuvalarından dışarı çıkaran nedir? Bir kadını haftanın 5 günü yılın en az 10 ayı çalışmaya mecbur eden hangi haldir?
At yarışına sokar gibi çalıştırdığımız,sınavlara hazırladığımız kızlarımız hangi ideallerin,hangi hayallerin kurbanıdır?Kızının sınavı kötü geçti diye ağlayan anne hangi modern baskıcının oyuncağıdır?
“Cahiliye kadınları gibi açılıp saçılmayın” emrine muhalif, evde oturmayı cehalet, çalıştığı işyerinde başını açmayı modernlik, özgürlük diye tanımlayan bir garip fikir karmaşası.
Ne kadar paraya ihtiyaç duyduğunuz, gerçek ihtiyaçlarınızın ne olduğuna bağlı…
Ya lüx bir yaşam için zor ve stressli bir çalışma hayatını tercih edeceksiniz. Ya da evinizde rahat oturup orta halli bir yaşamı seçeceksiniz.
Derdiniz kariyerse, yükselip önemli (!) bir yere gelmekse eviniz size sadece bir otel olur.
Eğer tek maaşla geçinirim. Orta halli yaşarım, lüx istemem, evim 10 yıl sonrada olsa olur, arabam daha vasat da olabilir, evimde otururum, çocuğumu da kimselere bırakmam kendim bakarım, eğitirim derseniz eviniz size saray olur.
Modern köleliğin adına ekonomik özgürlük diyorlar… Zulmü süsleyip püsleyip kadına olmazsa olmaz gibi gösteriyorlar. Kadının fıtratına ters olan,  bedenine ağır gelen işi yapmayanları aşağılıyor, kınıyorlar…
Evlerinizde oturun, çünkü kadın en çok evine yakışır.Evlerinizde oturun, zira kadın hassastır, kadın naiftir, çabuk incinir, çabuk kırılır, kolay hırpalanır kadın.
Mecburiyeti olmadığı halde hergün ardından ağlayan bir evlat bırakmamalı kadın. Hem kariyer yapıp, hem iyi bir iş kadını, hem iyi bir anne olmak şüphesiz bir ütopya.
Her işte usta olunmuyor maalesef. Her işte çırak olarak kalmakta yakışmıyor kadına. Madem Rabbi kimselere yakıştırmadığı görevi kadına layık görmüş, madem uçsuz bucaksız cenneti annelerin ayaklarının altına sermiş; Bundan daha fazlasını istemek niye?
Hiçbir değişikliğe sokmadan direk yapıştırdım yazıdan, yazdıklarını. Yazım yanlışlarıyla üstüne basarak söylediği kalın puntolu yerler dahil. 
Hanımefendiye göre "mecburiyeti" olmadığı halde çalışıyormuş kadın, evinde kocasının parasıyla rahat rahat yaşayabilme gibi bir şansı varken daha fazlasını isteyip soğuk ayaz demeden dökülüyormuş yollara. Ben cidden büyük şaşkınlıkla ama bir o kadar da normal karşılayarak okudum bu yazıyı. Bir sene öncesinde böyle düşünüyormuş, şimdi nasıldır bilememek değil mümkünse öğrenmemek lazım. Kadın daha azına he demediği için çalışıyormuş da modern baskının kurbanı olmuş. Ama haklı aslında değil mi! Kadın ya da kız dediğin belli bir seviyede okuma yazma bilsin sonra evine çekilsin gelecek koca adayını beklesin değil mi! Amaç ve istek bu değil mi! Sizleri yaratan size göre böyle emretmiş değil mi! Kız ya da kadın nedir ki, insan değil, sadece erkeklerinizin istek ve gerekliliklerini yerine getirmesiyle görevli bir araç! Ama hiç merak etme be hanımcım, senin istediğin şekilde kız çocuk yetiştirme devri başlıyor. Yeni eğitim sistemimizle kızını sadece istediğin yaşa kadar okutturur sonra da alırsın evine, dizinin dibine yani tabirinle olması gereken yere daha sonra da babasının ona layık gördüğü adama verirsiniz gönül rahatlığıyla. O da yazıktır ki senin kafanda olursa kendi kızına aynısını yapar ve bu böyle sürer gider o da şanslıysa "senin" gibi yoksa onu da harcarlar her gün üçüncü sayfalarda okuduğumuz gibi, tüm bunların sonucunda ise ne olacağı yukarıda resim kadar açık ve net.
Sen kadının ya da erkeğin kendi kararlarını sorgulayamazsın. Kim hangi amaç için, ne için çalışıyor bilemezsin. Hayatta hiçbir konuya bu denli tek taraflı bakamazsın. Pembe at gözlüklerini çıkar bir zahmet be cahide sultan! Kimisi yükselmek için çabalar durur, budur onun hayatı, idealleri ama kimisi de senin çıkmadığın eve para getirebilmek için yapar. Onun evinde senin ki gibi her gün bayram havası esmez, onun evinde senin evindeki "lüks" yoktur. Bu yüzden çıkar o soğukta dışarı sabah erkenden, bu yüzden "modern köleliğin" kurbanı olur.. Kim ne için yapıyor olursa olsun bu şekilde genelleyemezsin. Bana şimdi kalkıp, o kadın böyle düşünmüş yazmış sen de bunları düşünüp yazıyorsun kimse karışamaz diyebilirsiniz. Diyen haklıdır da. Ama hayatta belli başlı olgular, durumlar vardır. Var olanı olmayan şekilde gösterip, toprağının leş gibi olduğu, hiçbir hayvanın dahi barınamadığı bir bahçeyi güllük gülistanlık bir yer gibi göstermek, niye? Objektiflik- subjektiflik olayı değil artık bu. Bu artık bambaşka bir boyut!

Neredeyiz nereye gidiyoruz bilmiyorum. Kadın şudur, erkek şudur derdi değil bahsettiğim insan-lık- ne halde! Bu yazının mantığına aşık olmuş insanlar var, bu yazının dünyada söylenen en doğru sözler olduğunu söyleyen insanlar var! Bu tarz düşünen insanlar var! İtiraz edenler de var tabii. Ama onarın sesi duyulmuyor ki. Bu sizleri korkutmuyor mu, bu okuduklarınız sizi korkutmuyor mu?

Bu da nice örneklerden sadece bir tanesi.. En çok bu ülkeden mi yoksa tümünden insanlardan nefret etmeye başladım ayırt edemiyorum artık..

10 Ağustos 2012 Cuma

Rızasız bahçenin gülü derilmez...

 Yıl 1973, "Gönül Dağı / Hey Koca Topçu" isimli bir 45'lik çıktı piyasaya güzel insan Barış Manço etiketiyle.. Gönül Dağı, yaptığı müzik ile "insan"lıktan çıkmış bir başka insan evladı olan Neşet Ertaş'ın eseriydi.

Neşet Ertaş, 1938 yılında ( her yer 38 diyor lakin burada 1943 yazmakta, nüfus kağıdında 1943 olabilir.) dünyaya gözünü açmış ve açtığı andan itibaren çilesi bitmemiş. Çektiği onca acıya ve çileye rağmen "gönül" adamı olarak büyümüş ve bizlere kendini öyle tanıtmıştır. Kendi hayatını dörtlüklerle işte böyle anlatmış, ilgilenirseniz..

O zamanlar da neler yaşayıp yazdıysa, bunca sene sonra bile dinlenip can yakıyor bu türküler.. Bu cümleleri kurmak için neler yaşamış, neler hissetmiş diye düşünmeden edemiyorsunuz. Geçen onca yıla rağmen hissettirdikleri eğer ki "insan"san değişmiyor..

Tabii ki sene 2012. Bu zamana kadar kimler söylemiş kimler.. Arabeskinden popuna kadar her versiyonu denenmiş. Emeğe saygı eyvallah da bir yere kadar, bazısı var ki kulak kirliliği mübarek.. Ah pardon, zevk ve renk meselesi vardı değil mi, bak görüyor musun gene unuttum ben!
Burada sizi ilk Barış Manço'nun plak kapağından da görüldüğü üzere kendine has ezgileri ve yorumuyla baş başa bırakıyorum. Daha sonra tabii ki Neşet Ertaş'ın taş plaktan kaydedilen yorumunu.. En azından bir tanesini dinlemeden ölmeyin derim ben... Karar senin.

Dost elinden gel olmazsa varılmaz
Rızasız bahçenin gülü derilmez

Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez

Gönülden gönüle gider, yol gizli gizli...




           
Barış Manço ve Kurtalan Ekspres; Bunu bir dinleyin, Barış'ın sesi size iyi gelecektir..



        Neşet Ertaş Taş plak kaydı


Onca coverın içerisinde en en iyisi.. Tavsiyedir, şans verin..



9 Ağustos 2012 Perşembe

Bu Adamı Tanıyın: Caner Eler

Malum havalar cayır cayır yanıyor, nem denilen illet yapış yapış olmanızı sağlıyorken "düzenli" bir uyku uyumanız da, her gün şu saatte uyuyorum demek de pek mümkün değil. Gece saatin 2'yi, 3'ü hatta 4'ü gösterdiğini gördüğünüz de o kafayla ne film-dizi izleyebilir halde oluyor ne de doğru düzgün kitap okuyabilir halde olabiliyorsunuz. Yani genellemek yanlış bendeniz öyle oluyor diyelim. Ee ne yapacağız uykuya dalana kadar, televizyona talim. Türk televizyonlarında normal saatlerde izlenecek program sayısı iki elin toplam parmak sayısına zar zor ulaşırken gecenin köründe bunlardan bir tanesini bulmak bile mucize denilebilecek bir olay haline geliyor.

Sporun her dalından konuşabilecek kapasitede bir insan değilim. Takip ettiğim iki üç spor dalı var onların haricindekilerle ilgili ne pek bişey bilirim ne de hakkında haber okurum. Malumunuz bu ara pek bir "trend" oldu, olimpiyatlar hakkında bir kaç cümle kurmak.. Bilen bilmeyen, ilgilenen ilgilenmeyen, beğense bile baktı ki çoğunluk yeriyor, beğenmiyor o da dayıyor eleştirileri ( bkz: tdkr neymiş öyle tdk'nın yanına bile yaklaşamaz ya da Nolan finalde sıçmış yorumlarına ) Ne gülle ya da disk atmanın mantığını anlayabileceğim ne de bu ablanın neyin kafasında olduğunu.. İtü sözlükte biri bayan için "abla be sen silkme, gözünü seveyim" demiş, iyi de etmiş... Neyse ne, benim derdim olimpiyatlar değil zaten. Başta da dedim ya gecenin bir köründe hiçbir şey yok televizyonda diye. Eurosport ile Cnbc-e arasında gidip geliyorum. Bu olimpiyatlar başladığından beri de gece 1' de başlıyor sabah yayınladıklarının tekrarlarını döndürmeye Eurosport kanalı. İzlenebilecek bir dal varsa kalıyorum; koşuydu, jimnastikti, yüzmeydi derken lakin izlememde ki büyük etken de o dal ile ilgili birilerini tanımam, bilmem ya da of benim dalım işte bu müsabaka kaçmaz demem değil, "sonuç merakı" ve "spiker".. Tamam merakı gidererek vakit öldürüyoruz ama o tatlı dil, tatlı mı tatlı bir şekilde tüm sporcuların geçmişini anlatması ve bilmediğiniz bir spor dalını iki cümlede anlamanızı sağlayacak şekilde konuşması sizi ekrana resmen bağlıyor. İnanın zaman nasıl geçiyor ben anlamıyorum. Malum yüzme yarışları bitti bu ara son 4,5 gündür atletizm var sürekli. Atletizm bölümünü sunan spikerin sesini ilk duyduğumda Emre Yazıcıol zannetmiştim. Uzun bir aradan sonra sesini duymak yüzümde koca bir sırıtma etkisi yarattı ve "emre anlatıyorsa dinlenir ya!" deyip izledim. Bir, iki gün bu böyle devam etti. Bu araya ufak bir bilgi pıtırcığı sıkıştırayım araya. Emre Yazıcıol adlı dahiyane spiker ile snooker adlı izlemesi çok ayrı bir zevk olan spor dalını tanıdığım zaman tanıştım. İki güzelliği bir arada tanıdım :) İlk başta isyan bile ettim, "ne de çok konuşuyor ya, bir sussun da maçı izleyelim" dedim beni snookerla tanıştıran sevgili arkadaşa, o da  "isyan etme de bir dinle adam ne diyor,  kuralları öğrenmeni sağlıyor" dedi. Dediğini dinledim ( hep dinle-meye çalışırım-rim, pek bi önemlidir kendileri hayatımda) ve o gün başlayan Snooker Dünya Şampiyonası' nda tek tük maç kaçırdım. Öyle bağlandım anlayacağınız. Buradan snookerla tanışmama vesile olan insana kucak, kucak dolusu teşekkür yollayalım, ulaşır yerine umuduyla.. Adam her maçı öyle bir anlatıyor ki vikipedi halt etmiş yani o derece. Gerçi her Eurosport spikeri için aynı şeyler söylenir ama bu adam bir de akıcı bir de esprili anlatıyor varma keyfine.. Neyse ben izliyorum, dinliyorum emre diye atletizmi. Daha da seviyorum kendisini. Bütün spor dallarını da mı bilyorsun arkadaş, geçmişini bilmediğin bir tane bile mi sporcu yok yuh diye diye.. Gel görelim bir gün sunumun sonuna kadar kalmışım gece saat 4.30 falan. "Bendeniz Caner Eler, beni dinlediğiniz için teşekkür ederim, yarın görüşmek üzere" demez mi! Ben yıkıl, nasıl lan ben kaç gündür emre diye dinliyorum ya seni diyerek hemen geçersin pc başına, soruşturursun kimdir bu Caner diye.. Emresin diye dinledik biz seni ama sen de çok iyisin, neler biliyorsun neler, hele ki koşu başlamadan önceki saniyelerde sesini kısıp sporcuların ismini sayman yok mu! diyerek.. Aradım taradım. Ekşide hakkında tam 24 sayfa yorum yazılmış bir spiker.. Hakkında "google" halt etmiş denilen spiker.. Basketbol oynarken yakalandığı kanser hastalığı yüzünden tam 12 senedir koltuk değnekleriyle yaşayan spiker.. Takdir edilesi bir insan Caner Eler..


Şu anda 32 yaşında olan Caner, 20 yaşında teşhis edilen kemik kanseri sebebiyle oynadığı basketbolu bırakmak zorunda kalmış. Uzun süren ameliyatlar, kemoterapiler, radyoterapiler ve nice sancılı süreçle dolu sekiz sene geçirmiş. Bu sekiz sene içerisinde tutkusu olan sporu hiç bırakmamış. Sürekli okuyor ve izliyormuş. Hafızasının ve ezberinin kuvvetli olması sayesinde bitirdiği ansiklopedilerin meyvesini, başvurduğu işten olumlu cevap geldiğinde almış. Bisikletten atletizme, çim hokeyinden futbola kadar pek çok spor dalıyla ilgilenen Caner Eler, kendisine soru olarak gelen sorulardan en çok bir soruya çok güldüğünü söylüyor. " Hangi bisikleti almalıyım?" sorusuna..

En sevdiği basketboldan ayrılmak zorunda kalmasından bacağının kesilmesi durumundan proteze geçiş sürecine, çok acı dolu günlerinin sonunda kendine ödül olarak verdiği geziler sonucunda tam 4 dil öğrenmiş Radikal gazetesinde yazan Caner Eler'i bilin, dinleyin, okuyun. Hayatına bu kadar tutunması ayrı takdir konusu olması gerekirken, spikerliğini hakkıyla yapmasıyla, severek ve sevdirerek müsabakaları izlettirmesiyle eli öpülesi insandır.. Bu arada Caner Eler'i tanıtırken ismi geçti diye unutuldu sanılmasın ki aynı durum Emre Yazıcıol içinde geçerlidir. Hatta tüm Eurosport spikerleri için geçerlidir bu.. Tabii ki bu adam es geçilecek gibi değil..

Gözünüzü seveyim eğer ki olimpiyatları izliyorsanız Trt 3' te izlemeyin. Spordan soğursunuz, izlemeye heveslendiğiniz bir müsabakadan vazgeçersiniz. Milli bir sporcu oynayacağı zaman Trt 3' te geçen konuşma: "Allah yardım ederse alacağız inşallah altını.." ve "Olmadı ne yapalım, biraz daha hızlı koşsaydı başaracaktık..Sağlık olsun artık ne yapalım." Eurosport' ta geçen konuşma: " Finale kadar çok iyi bir iş başardık, derecesi de çok iyi olan X elinden geleni yapacaktır." ve " Kariyerinin en iyi derecesiyle bu kadar önemli isimlerin yanında yarışarak çok önemli bir işe adım attı, bunun ilerisinde çok iyi işler çıkartacağı kesin.." Bunun gibi benzeri örnekleri çoğaltmak mümkün... İki kanalda da 5 dakika izleyin, siz de hak vereceksiniz..

3 Ağustos 2012 Cuma

Meczup'un Kadrajından Antalya ve Duvarları

Burada fotoğraf çekmeyi bilmem demişim ki hala bilmiyorum. Ama geçti işte bir şekilde elime güzelinden bir makine (şu anda etrafımdakiler geçmez olaydı diyorlar.) ben de her yeri çekmeye başladım. Acayip güzel kafa dağıttığını, hatta moral bozukluğuna iyi geldiğini söyleyebilirim kısa sürelik tecrübemle.. Tabii ki siz olur olmadık yerlerde fotoğraf çekmeye başladığınızda yalnız değilseniz eğer, yanınızdakilerin bir hayli sabırlı olmaları gerek. İki adımda bir durmaya her yürek dayanmaz haliyle. Hele ki Antalya gibi bir cehennemde.. Evet, Antalya.. Meczup' un kadrajı bu sefer sizleri Antalya ve Duvarlarını görmeye davet ediyor sevgili okur..

Hadrian Kapısı ya da bilinen ismiyle Üç Kapılar
130 yılında inşa edilmiş.


Aslan işlemelerine dikkat!
Kale içinin daracık sokakları








Kiliseden geriye kalanlar


Kuş bakışı Antalya
Antalya'nın kurucusu 2.Attalos

Yivli Minare.
Nem sebebiyle net gözükmeyen manzara
Şarampol, Antalya'daki bir semt. Girerken aman dikkat!
Küçük Prens'ten alıntı yapmaya çalışmış.
Belki de artık gitmen gerekiyordu be siyah..
Hayran bırakan inşaat sembolleri
:)
Herkes kendi işini bilsin kardeşim..
Bongzilla adlı grubun şarkı sözüymüş.
Savaş karşıtı t-shirtlerde de görmek mümkün.
Cevabını bulursan, bize de haber ver kardeş..
:) :)
Asıl en çok onlar şaşırır.



Doktor diyorsa bir bildiği vardır :)
Sularının içilmediği doğru, sırf kireç çünkü.
Gerisi hakkında yorum getiremeyeceğim...
Doğru söze ne hacet!
Yorumsuz...
Antalya'nın yerel radyosunda yayınlanan bir program adı.
Oralarda bayağı popülermiş..

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...