29 Mart 2012 Perşembe

Soğuk

Mükemmel olmasına gerek yoktu...Düşündürdü..İçe oturdu,hissettirdi...
http://www.youtube.com/watch?v=M0uQNGFbhnY&feature=player_embedded#!

Aynı gökyüzünde,ayrıydı güneşin..Söyle bari iyi misin?...

28 Mart 2012 Çarşamba

Intouchables

     Yamaç paraşütü yaparken geçirdiği kaza sonucu felç kalan zengin Philippe ile her gülüşünde etrafa ışık saçan fakir Driss'in yollarının kesişmesiyle başlayan, gerçek bir hikayeye dayanan Intouchables, size keyifle geçirebileceğiniz 112 dakika sunuyor..
      Münevver insan Philippe ile doğduğu andan itibaren çilesi bitmemiş ama umudunu kaybetmemiş Driss'in hiçbir ortak noktaları olmamasına rağmen kurdukları ilişki,siyah ve beyaz,zengin ve fakir,gecekondu ve malikane gibi zıtlıkların uyumunun gayet tatmin edici bir senaryo haline getirilmesi,filmi izlenmeye değer kılan unsurlardan biri...Diğeri ise; François Cluzet ve Omar Sy ikilisi..İkilinin  oyunculukları ve aralarında yakalamış oldukları uyum çok başarılı... Hemen belirtmeliyim ki;Omar Sy'ın oyunculuğundaki rahatlığı,içten davranışları (rol yapmıyor gibiydi..) ve her güldüğünde bende de gülme isteği uyandırmasına(ki film boyunca sürekli sırıtırken buldum kendimi) bayıldım..
      2011 yılı Fransız yapımı filmin türü komedi ve dram olarak kabul görmekte. Komedi ve dram ikilisinin bir arada harmanlanıp ortaya güzel bir netice çıkması çok zordur. Ama Intouchables bunu çok iyi başarıyor..Dram evet; içinizi cızzz edecek,gözlerinizin dolmasını sağlayacak sahneler mevcut.. Komedi evet; yüzünüzde kocaman bir gülümse oluşmasını sağlayacak sahnelerde fazlaca...Dramın  ya da komedinin dozunu biraz daha artırsalardı böyle iyi bir film çıkmazdı. "Felçli adam,hiçbir yeri hareket etmiyor..kıyamam" şimdi üzülün,"Çocuk espri yaptı..salak konumuna düştü.."haydi, şimdi gülün komutu vermeden geçiriyor bize vermesi gereken duyguları.. Tabii almak isteyene...


Senaryo,kurgu,çekimler,oyunculuk her şey yerli yerinde.. Bu bütünlüğün sağlandığı filmin eğer ki müzikleri iyi değilse içim biraz buruk kalır...Bu filmde buruk kalmadı içim. Aksine filmi izlediğim günden beri soundtrack albümünü başa alıp alıp dinliyorum. Filmin tamamı müzik dolu...Sözlü,sözsüz..Kulağınıza tanıdık gelen,gelmeyen parçalar...Bu parçalar bazı yerlerde sadece müziğe odaklanmanızı sağlayan cinsten. Uzatmaya gerek yok...Film içerisinde çalan şarkılarda kendimi iyi hissediyorsam,kendimi müziğe kaptırabiliyorsam iyidir benim için. Şu anda bile dinlerken bu güzelim müziği,yüzümde birden bir tebessüm beliriyor...Eee daha ne olsun...

Parayla her sorun çözülmüyor, onca para ruhta olan-oluşan-eksikliği doldurmaya yetmiyor lakin parasız da bu hayat denilen işkence ilerlemiyor,ilerleyemiyor...İki ucu boklu değnek...Böyle içten filmler zor geliyor,o yüzden kaçırmamanı dilerim sevgili okur...
Uzun zamandan sonra beni hem içten güldürebilen hem de finaliyle iki damla ağlatabilen Intouchables'e gönül rahatlığıyla 4,5/5 veriyorum..

27 Mart 2012 Salı

2 dakika...

Bu kağıdı masamın üstünde gördüğüm anda hissettiklerimi(düşündüklerimi) içimden geçirmeyeli uzun zaman olmuştu...Bu hislerin eksikliğini kağıdı görünceye kadar bu denli hissetmemiştim..Bu zamana kadar görmezden gelmiştim belki de kim bilir...O ana kadar hissetmemiştim içimdeki boşluğun büyüklüğünü, eksikliğini;şu ağzına sıçtığımın hayatında bir işe yaradığımı, birilerine iyi gelebildiğimi, birileri için her an el altında bulunan bir nesne veya ihtiyaca uygun insan harici bişey olabilmeyi ya da kendim için iyi biri olabilmeyi, kendim için bir bok yapabilmeyi,kendim için yaşayabilmeyi, en basitinden -insani duygular taşıyabilmeyi- insan olmayı...Ne var bu kağıtta diyorsun şimdi belki de..Haklısın aslında hiçbir şey yok;10 yaşındaki bir öğrencinin içinden geldiği için yaptığı bir resim...Ama bende hissettirdikleri çok ayrı,bendeki boşluk çok ayrı...Bu kağıdı görmemle birlikte hissettiklerim sadece 2 dakika sürdü..Evet çok kısaydı ama yetti...Öyle açtım ki, 2 dakika açlığımı o an için giderdi...Geçen 2 dakikadan sonra gene ben,eski ben oldum, gene insan görünümlü ruhsuz bir varlığa dönüştüm... Ama olsun 2 dakika çok iyi geldi... Sağol E...

25 Mart 2012 Pazar

El Yazısı


Cuma günü gösterime giren El Yazısı, 1998 yılında Bolu'nun 4000 nüfusluk Göynük ilçesinde yaşayan bir grup insanın verilmemiş aşk mektuplarının hikayesinden yola çıkan sıcak bir film.. Filmin sloganı " Herkesin veremediği bir aşk mektubu vardır."Slogan  filmin konusu hakkında kafamızda bişeyler şekillendirebiliyor...Şekillenen resim,konu,anlatılmak istenilenler gerçek ve güzel lakin...

Filmin çekildiği ilçenin güzelliği, mevsimin yaz oluşunun vermiş olduğu doğal ışık ve kulağınıza hoş gelen müzikler filme odaklanmanıza büyük olanak sağlıyor. Safranbolu evlerine benzerliğiyle dikkat çeken evler,gelincik bahçeleri, yel değirmenleri,yeşillikler dolu çevre filme çok yakışmış. 4 sene boyunca Bolu'ya yakın bir yerde okumama rağmen Göynük ilçesini hiç duymamış olmama şaşırdım, görmek isterdim...Öyle görülecek şahane yerleri yok ama seviyorum küçük,güzel şehirleri...Hikayenin anlatıldığı yer dediğim gibi güzel...Çekimler desen aynı şekilde çok kötü değil,kaliteli..Ama işte, aması var..

Filmde üzerinde durulmak istenilen üç karakter var; Eczacı Zeynep,Müdürün oğlu Ahmet ve ufak Ragıp... Ali Vatansever( ilk uzun metrajlı filmi)senaryoyu yazarken bu karakterler üzerinde durmak istemiş fakat çekerken diğer karakterlere kıyamayacak olmuş ki filmde kime odaklanmalı, kimi takip etmeli, hangi karakter önemli bilemiyoruz. Bütün karakterlerin kendi hikayelerini filme aktarmak istediğinden ortalık biraz karışmış... Çekimler bölük bölük; bir karakter anlatılırken direk kesilip başka bir yere,başka karaktere geçiliyor..Yani anlayacağınız bana göre senaryo biraz eksik ve karışık, kurgu ise olmamış.. Oyunculuklar iyiydi(Çocuk oyuncular ve köy halkı dahil).. Cansu Dere, Sarp Akkaya, Kenan Bal ,Sercan Badur,Salih Kalyon, Wilma Elles( Meşhur Caroline) gibi birçok ünlü bir arada..

Her karakterin ayrı ayrı yarım kalmış aşk hikayeleri, esen bir rüzgarla değişen olaylar serisi, değişen hayatlar... El yazısı 95 dakika çok sıkmadan, sadece hızlı geçişler ve çok şey anlatma isteğinden kaynaklı  olduğunu düşündüğüm çekim temposuna yetişmekte zorlandığım, yüzümü birçok sefer gülümseten bir film olmuş..Zaten çok fazla gişe bekleyerek çekildiğini düşünmüyorum; cumartesi günü 4 kişiydik ( 2'sinin gelme amacı farklı olsa da) koca salonda... Gişe kaygısı insanlara sonucun berbat olduğu işler çıkarttırıyor; bu film onlardan değil...

5 yıldızdan 3( Ama 2,5'tan) yıldız verdim gitti..

 Model grubunun solisti Fatma film için güzel bir şarkı yapmış, dinleyelim...

21 Mart 2012 Çarşamba

Once


"Ne sıklıkla doğru insanı bulabilirsin?" sorusunun kesin bir cevabı var mıdır?... Verilecek cevap herkese göre değişir,kimisine göre doğru insan diye adlandırılacak kimse yoktur, kimisine göre hayatına giren her insan o an için doğrudur zaman geçtikçe doğruluğunu kaybeder,kimisine göre de sadece bir kere doğru insan ile karşılaşırsın; onu da ya elinde tutarsın ya da elinden kaçmasına göz yumarsın...
John Carney bu sorudan yola çıkarak bizlere güzel bir seyirlik sunuyor... Filmin isminden de anlaşılacağı üzere bu sorunun cevabı ona göre "Bir kere"...
 Once, yaklaşık olarak 16 000$ lık bütçeye sahip,el kameraları ve doğal ışıklandırmayla tam 17 günde tamamlanmış bir müzik filmi..Müzikal mi?...  Hayır bana göre değil, sebebini açıklayacak olursam; müzikal filmlerde olduğu gibi diyalogların şarkılar ile ilerlediği, birden herkesin dans etmeye başlayan filmlerden değil..O yüzden bu film tür olarak ne olur bilemem..İmdb; romantik,dram ve müzik olarak üç kategori altına almış...Bense içerisinde kulak tırmalamadan,huzur bulacağınız müziklerin yer aldığı, oyunculukların çok iyi olduğu, sevginin;öpmek,koklamak,dokunmak gibi eylemlerden ibaret olmadığını anlatan hayatın içinden bir film...


Kalbi kırık elektrik süpürgesi tamircisi/ sokak müzisyeninin, kalbi kırık göçmen/çiçekçi kız ile suratınızda kocaman bir gülümsetme yaratacak tanışma sahnesiyle başlayan film, isimsiz iki karakterin yaşadıklarını "sevgi" kavramını sorgulatarak izleten, inandırıcı diyaloglar içeren  85 dakika sunuyor bizlere... Glen Hansard ve Markéta Irglová'nın oyunculukları filmin başına "hayatın içinden" sıfatını koymamızı sağlayan sebeplerden biri. Çünkü, ikisi de gerçek hayatlarında oyuncu değiller..Hiçbir deneyimleri,tecrübeleri ve eğitimleri yok oyunculuk konusunda. Bu yüzden işlenen konunun yanı sıra ikisinin oyunculuğu o kadar gerçek ki... Meslekleri oyunculuk olan artistlerin role girmek için gösterdikleri çaba, teknik uğraşlar gibi göze batan unsurlar bu filmde söz konusu değil..
İkisi de müzik ile uğraşan genç,güzel insanlar..2006 yılında kurdukları The Swell Season adında grupları var. Bu grupta yazıp, çalıp, söylüyorlar..Aradan bir sene geçtikten sonra bu film işine girerek,isimlerinin daha çok duyulmasını sağlıyorlar..Film boyunca çaldıkları  ve soundtrack albümündeki tüm şarkılar bu ikiliye ait...Filmden sonra birlikte olmaya başlayan çift, birlikte  çok güzel şarkılara imza atarken ayrılırlar ve bunun neticesinde grup da dağılır. Artık solo olarak müzik kariyerlerine devam eden ikilinin şarkıları, ikisinin beraber söyledikleri şarkıların bütünlüğünü, güzelliğini yansıtamıyor maalesef..


Film içerisinde duyulan şarkılar bağımlılık yapıp, tekrar tekrar dinleme hissi uyandırıyor.. Bu ikilinin her söylediği parça ayrı güzel..Filmin meşhur şarkısı Falling Slowly olmasına rağmen ( bu şarkıyla 80.Oscar ödül töreninden En  İyi Şarkı ödülüne layık olmuşlardır.) benim için Markéta'nın söylediği iki parçanın( if you want me ve the hill) yeri çok ayrıdır... Falling slowly de iyidir hak geçmesin... 
İç ısıtan bir filmdir,tavsiyedir...



Filmin minimalist posteri de çok güzel olmuş...The girl'in elektrik süpürgesini köpek gezdirir gibi sokakta gezdirmesi gülümseten sahnelerden...





19 Mart 2012 Pazartesi

Lanet toz birikintisi

Kötüydü etrafında gelişen her şey...Kötüydü hissettikleri, hissettirdikleri...Kötüydü hayatı...Hayatına geri dönüp bakmak istedi...Çekindi bakmaya çünkü korkuyordu, biliyordu göreceklerini ya da hiçbir şey göremeyeceğini...Gene de baktı..Karanlıktı tek gördüğü...Uçsuz,bucaksız kocaman bir karanık...
Düşündü...Düşündü...Bu karanlığı hak edip,etmediğini düşündü.Bu karanlığı renklendirmek için uğraştıklarının boşa çıkmasını düşündü...Bu esnada gözü yerdeki toz birikintisine takıldı.İzledi birkaç dakika bu birikintiyi...Duvar kenarına sıkışmış birikintin de kendi hayatını gördü...Farkına bile varmadan onlarca toz parçaları birleşip birikinti haline gelmişti. Yumak haline gelen toz birikintisi bir dakika sonra duvar kenarından bambaşka bir yere, oradan da başka yerlere doğru sürükleniyorlardı...Tıpkı hayatı gibi...Hayatında neler olup bittiğini anlayamadan geçmişti seneleri..Neler olduğunu anlamaya başladığında ise her şey için çok geç kalmıştı..Etrafındakilerin bir sözüyle ileri giderken, başkalarının hissettirdikleriyle bambaşka bir yola sapıyordu hayatı tıpkı toz birikintisi gibi.Ama kendini, kendi iç sesini dinlemediği için hak etmişti bu savrulmayı,kızmadı o yüzden kendisine. En azından bu konuda kızmadı...Toz parçaları nasıl gezindiği her yeri kirletmeye başladılarsa o da kirletiyordu hayatına soktuğu insanları...O insanlara iyi gelmiyordu,  o insanlara kötülükten başka hiçbir şey vermiyordu...Nasıl oradan oraya geçerken birikinti büyümeye başladıysa; onun hayatı da savrulurken yüklerle dolmaya başladı...Her geçen gün ruhuna binen yükler büyüdü, büyüdü...Artık bu yükleri taşıyamayacağından korkuttu..Kafasından geçirdikleri,yapabilecekleri onu korkuttu..Ama artık korkusunu bile düşünemeyecek kadar yorgundu vücudu,ruhu...Yerinden hızlıca kalktı,eline aldığı bezle toz birikintisini ortadan kaldırdı...Hayatının da bu kadar kolay ortadan kalkabilmesini istedi...Çok istedi...

14 Mart 2012 Çarşamba

Elem beni terk etmiyor,hiç de fasıla vermiyor...

 Öyle şarkılar vardır ki üstünden ne kadar zaman geçerse geçsin ne güzelliğinden ne de hissettirdiklerinden bir şeyler eksilir. "Gamzedeyim deva bulmam" işte o şarkılardan biri... Her gün en az iki,üç kere dinlediğim bu harika şarkıyı  Tatyos efendi 1913 senesinde bizlere sunmuş, bundan bir ay sonra da vefat etmiş. Yani düşünün şarkının yazılış tarihi 1913. Bundan tam 99 sene önce...

Neredeyse asırlık olmuş olan şarkı sene 1972'de güzel insan Barış Manço'nun Kurtalan Ekspres ile çıkardığı ilk 45'likte yer alır ama şarkıya istenilen tepkiler gelmez. Daha sonra 1975'te Barış Manço ve Hulusi Kentmen'in rol aldığı "Baba Bizi Eversene" adlı filmin  meyhane sahnesinde çalınan şarkı halk tarafından beğenilir,benimsenir. Film sayesinde tanınmaya, her yerde çalmaya başlanan şarkı günümüze kadar birçok yorumcu tarafından coverlanır.


Gamzedeyim deva bulmam garibim bir yuva kurmam 
Kaderimdir hep çektiğim inlerim hiç reha bulmam 
Elem beni terk etmiyor hiç de fasıla vermiyor 

Ne kadar sene geçerse geçsin insanların yaşadıkları üzüntülerin,sevinçlerin hep aynı olacağına güzel bir kanıt bu şarkının sözleri...

Şarkının 1996 yılında  Melihat Gülses'in Tatyos Efendi Külliyatı ismiyle çıkarmış olduğu albümdeki hali...Enstrümanların güzelliğiyle çok ayrı çok...Neyin sesi yok mu neyin sesi...
Bu video "Baba Bizi Eversene" filminde geçen meyhane sahnesi...Barış Manço'nun yorumu da çok ayrı be...İkisi ayrı güzel...Solo müzik olan kısımları yüksek sesle dinlemeniz tavsiyedir...

13 Mart 2012 Salı

Apocalypto


Yönetmen,yapımcı ve senarist etiketlerinin üzerindeki isim Mel Gibson...Oyuncular Rudy Youngblood,Raoul Trujillo,Gerardo Taracena gibi isimler...Yani daha önce hiçbir yerde isimleri geçmemiş, popüler hiçbir filmde rol almamış oyuncular... İzlemeye şans verilmesi için bu iki sebep yeterli olabilir...Yetmedi mi? 
 15.yüzyıl dünyası...Maya Uygarlığı...O zamana ait kıyafetler,takılar,makyaj...Durmak bilmeyen bir tempo...Hayran bırakacak oyunculuklar...Hayran bırakacak çekimler...Vay be dedirttirecek doğa güzelliği...Bunlar yetsin artık...Yetmedi mi?...O zaman git lütfen...

Filme ismini veren Apocalypto kelimesi "Kıyamet" olarak Türkçe'ye çevrilmiş,ülkemizde gösterime bu isimle girmiştir.Fakat film hakkında yazılan çoğu yazıda  Apocalypto'nun "Başlangıç" anlamına geldiği söylenmektedir. Üç farklı sitede rastladığım yorumlarda ise maya dilinde "Jaguar" anlamına geldiği yazılmaktadır.Neyse filmi izleyince ismine de siz karar verin..."Filmin ismi belli neye karar veriyoruz lan, Apocalypto işte?" diyenleri duyar gibiyim...Filmi izlerken Apocalypto ne alaka, acaba ne için bu ismi vermişler dersiniz o yüzden bu açıklamalar...

Mel Gibson... Oyunculuğundan,ne yiyip ne içtiğinden, dini görüşünden, siyasi görüşünden hiçbirinden bahsetmeyeceğim...Çünkü umurumda değil...Benim umurumda olan bu adamın yönetmen koltuğuna oturup bana neler yapabildiğini gösterebilmesi, beni o filmin içine dahil edebilmesi, filmde olan ufak hataları bile görmeyecek kadar güzellikler verebilmesi...İyi oynar, kötü oynar tartışılır...Nasıl yönettiği de tartışılır..Ama Braveheart'ı çeken adam bu...O filmin aldığı ödüller belli..Ödül almasa bile iyi film işte ya..O yüzden yok Mel yapmış yok Hristiyanlık sempatizanlığını filme aktarmış yok şöyle, yok böyle...Duymayın,dinlemeyin,yargılamayın...


İkisi ses biri makyaj olmak üzere üç dalda Oscar adayı olan Apocalypto ödülü ,üç Oscar kazanmış türünün güzel örneklerinden olan El Laberinto del fauno  filmine kaptırmış...Makyajlar,kıyafetler, takılar, dövmeler dönemi bildiğimiz kadarıyla yani kitaplardan, belgesellerden gördüğümüz kadarıyla çok iyi yansıtmış... Yüzün çeşitli bölgelerine takılan ne olduğunu anlayamadığım takılar, vücudun çeşitli yerlerinde herkesinki farklı, dövme olmayan çizgiler, kulak memesi bu kadar büyür mü be dedirtecek küpeler...
Filmin içeriğine çok fazla girmeden edindiğim bilgilerden bazılarını paylaştıktan sonra film ne anlatıyor azıcık ondan bahsedeyim..Spoiler içermez merak etmeyiniz...Filmde ormanda mutlu mesut yaşayan yerli Maya( Aztek diyenler bir hayli fazla) halkının bir anda yağmacı asker olarak lanse edilen kişiler tarafından işgal edilmesiyle başlayan bir yolculuk anlatılıyor...Yolculuk esnasında ana karakterimiz Jaguar Paw'ın ailesine verdiği söz uğruna yapabileceklerine şahit oluyoruz...Bu şahit olma durumu bizlere yüksek tempolu, ne olacak, ne yapacak dedirterek filmi izlettiriyor.. 
Son olarak filmin müziklerinden bahsedelim; Titanik,Avatar,Braveheart,Troy dahil birçok filme beste ve müzik yaparak toplam 32 ödül ve 33 adaylık elde etmiş James Horner'ın beyninden,gönlünden çıkan sıkmayan, yerinde kullanılmış güzel müzikler var filmde..Hele ki yaprağın üzerine birikip ve akmaya başlayan kanın serüveni sırasında çalan müzik çok iyiydi...
2006 ABD yapımı aksiyon-dram türüne yerleştirebileceğimiz film sıkmadan 139 dakika geçirmenizi sağlıyor...O yüzden hiçbir yargıya kapılmadan izleyin işte...
 5 yıldızdan 4 hatta gönül rahatlığıyla 4,5 yıldız verdim gitti...


İliklerine kadar hüzne bulanmış bir adam yalnız başına oturuyordu.
Bütün hayvanlar onun yanına gelip şöyle dedi: "Seni üzgün görmek istemiyoruz.Bize ne istediğini söylersen belki sana yardımcı olabiliriz."

Adam şöyle dedi: "İyi bir görüş gücüne sahip olmak istiyorum."

Akbaba cevap verdi:"Benimkini alabilirsin."

Adam: "Güçlü olmak istiyorum" dedi.

Jaguar:"Benim gibi güçlü olabilirsin."

Sonra adam şöyle dedi: "Yeryüzünün bütün sırlarını bilmek istiyorum."

Yılan cevap verdi: "Ben sana onları gösteririm."

Ve bu böylece bütün hayvanlar arasında devam etti. Ve adam onların verdiği bütün hediyeleri alarak oradan uzaklaştı.

Sonra baykuş diğer hayvanlara dönüp:"Şimdi adam çok şey biliyor ve pek çok şey yapabilir.Birden içimi bir korku kapladı."

Geyik şöyle dedi: "Adam ihtiyacı olan her şeye sahip..Artık üzüntüsü geçecek."

Ama baykuş cevap verdi: "Hayır.Ben adamın içinde büyük bir boşluk gördüm..Asla dolduramayacağı derin bir açlık.Onu üzen de, ona bunları isteten de o.O almaya devam edip duracak...Ta ki dünya ona şöyle söyleyene kadar:"Artık sana verebilecek bir şeyim kalmadı."

9 Mart 2012 Cuma

Bir bokluk var bu hayatta!

Kinyas ve Kayra... Öyle bir zamanda tanıştım ki bu ikiliyle beni benden aldılar..Her bir sayfayı okuyup,yaptıklarına tanık oldukça beni olduğum yerden alıp bambaşka yerlere götürdüler...Bazen öyle doğru konuştular ki yazdım söylediklerini,çizdim altlarını kalınca bir çizgiyle bazen de öyle yanlış konuştular ki iğrendim söylediklerinden,yaptıklarından,onlardan..Ne kadar iğrensem de kaçmadım ikisinden, bırakmadım..Çünkü daha neler diyecekler,daha neler yapacaklar diye merak ettim,daha bitiremediğim için merak etmeye devam ediyorum...Yazılan,yapılan cesurluğu sevdim.Evet içinde seksist yaklaşımlar çok, evet çok cesurlar, evet psikopatlar ama onlar birer karakter...Yeteri kadar normal insanlardan oluşan karakterler okumadık mı? Bir de bunları okusak ne olur...

 Hakan Günday'ın yaptığı doğru,insanı sarsan ve cesur çıkarımlarından en iyilerini( daha iyileri de var ama bunlar bir farklı)seninle paylaşıyorum...Oku, merak etme incilerin dökülmez ya da ne bok yiyorsan ye!...


" Dengesizlik,  gerçek duygusunun ve gerçeğin tek kapısıdır.Dengeyle hiçbir yere varılmaz.Ancak düşmeyi bilenler köprüden,karşıya yüzülerek de geçilebileceğini öğrenir.Belki cennete ,belki ipin gerildiği karşı tarafa varılır dengenin sonucunda,kabul ediyorum.Ama düşmemek için verilmiş mücadelelerin acısı ve tedirginliğiyle...
Tabii bütün bunlar eski günlerde kaldı.Artık denge ile dengesizlik bir şey ifade etmiyor.Çünkü ikisi de ayakta duranlar için.Ben uzun zamandır yatıyorum,bedenim yürüse de.Benim düşme kaygısı taşımama imkan yok..."


" İnsandan ve bütün canlılardan iğreniyorum.Kendimdense nefret etmekten yoruldum ve bu konuda hiçbir şey hissetmiyorum.Kalabalıklardan korkuyorum.Tek istediğim bütün düşündüklerimi içinde barındıran beynimi bedenimden yırtıp uzay boşluğuna fırlatmak.Bedenim olmadan, sadece ve sadece var olduğumu bana hatırlatacak olan zihnimin uçmasını istiyorum.Buna ruh diyenler var.İlgilenmiyorum isimlerle.Sadece hiçliğin içinde bedensiz bir zihin olmak istiyorum.Sadece bir düşünce olarak var olmak!Tek aklıma gelen bu,yaşama acımdan kurtulmak için.Sonsuz hiçlikte yüzen bir düşünce.O kadar!"


İçimi okumuş gibi:

"Bir bokluk var bu işte!Türkçe'nin sihri yine karşımızda.Anlatamazsın böylesi muammalı bir konuyu ikizi gibi benzeyen tek bir kelimeyle başka lisanda.Bokluk her şeyi ifade ediyordu.Daha doğrusu bilinmeyen her şeyi.Ne kadar hesap yapılırsa yapılsın, karanlık kalacak tarafı...
Asıl bokluk hayatta var.Bir bokluk var bu hayatta! Hesabın da, dikişin de tutmadığı bir hayat bu,diye düşünürdüm.Bilmediğim o kadar çok şey vardı ki o zamanlar.Hepsine bokluk deyip geçiyordum.Çözemediğim, beş duyumla algılayamadığım bir şey. Bir bokluk var bu hayatta! Ve söylerken o kadar farkındayım ki, o bokluğu hiçbir zaman çözemeyeceğimin.O kadar uzaktım ki ne olduğunu anlamaktan.Tanımlayamadığım ama hayatımı çökerten  her şeydi bokluk.Bir bokluk var! Ama ne?..."


"Tercih ettiği,etmek zorunda kaldığı yalnızlığın içinde kaybolmaktan korkan insanın en büyük acısı olan deliliğin başladığı noktadır.Daracık,nefesin bile zor alındığı,yerin metrelerce altındaki bir dehlizde, tonlarca havayı hatırlayıp nefes almamaya ve kalp krizi geçirecek kadar büyük bir panik yaşamaya benzer.Kurumuş bir yaprağın lodosa boyun eğmesi gibi insan da yalnızlığına boyun eğmelidir.Yalnızlık, insanın içindeki gizli mabettir.Benim yalnızlığım ise, hayatım boyunca ürkütücü bir hızla büyümüş ve sosyal denilebilecek bütün yeteneklerimi teker teker yok etmiştir...Sorarlarsa,"Ne iş yaptın bu dünyada? diye,rahatça verebilirim yanıtı:
   "Yalnız kaldım.Altı milyar insan arasında doğdum.Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından..."

7 Mart 2012 Çarşamba

Je t'aime...

Müzik dinlemeyi seviyorum...Kalabalığın içinden sıyrılmamı sağlayan, içimde biriktirdiğim hislere tercüman olan şarkıları dinlemeyi seviyorum... Dinlediğim şarkılar genellikle yavaş;"damar" diye ifade edilen şarkılar...
Hayatım boyunca hiçbir zaman eğlence düşkünü biri olmadım .O yüzden temposu yüksek olan;" kopmalık" diye ifade edilen şarkılarla aram pek olmadı...Ee yani hiç dinlemedim mi?...Hayır dinledim,dinliyorum...Kafama eserse ya da ne zaman olduğu bilinmez olur da arada bir mutluluk kaplarsa içimi açıp dinliyorum...Bunun adına da "bana özel,aniden gelen kopmalık" şarkılar diyorum..

İşte dinlediğim damar şarkılardan biri Je t'aime...Lara Fabian, Fransa'dan dünyaya yayılmış,çok güçlü bir sese sahip,bayağı seveni olan bir hanım.Bu hanımın çok meşhur olmuş şarkısı Je t'aime...Müziği ve sözleriyle gerçekten güzel bir şarkı... Fransızca bilmem..Benim bu şarkıya bağlanmamı sağlayan;müzikteki tını ve kadının eşsiz güzellikteki sesidir...Sözlerin güzelliğiyle de şarkıya olan sevgim artmıştır..
Bu yazıyı yazmama sebep şarkının güzelliğinden bahsetmek değil, Lara'nın bir konserinde başından geçenlere "sen de tanık ol" demek içindir..

Lara meşhur şarkısını söylemek üzere merdivenlere çömelir...Şarkıya başlaması gereken bölümde duyduğu seslerle şaşkına döner...Afallar,boğazı düğümlenir,gözleri dolar...Şarkısını zorlukla söylemeye çalışır...Niye mi?...İzle,izle...İzlemeden geberme!





Bu acı sessizlikte seni affetmeye karar verdim,
Bu birisini çok sevdiğimizde yapılan hatadır...

5 Mart 2012 Pazartesi

Hass...tane

En son ne zaman bir devlet hastanesinde bulundun? Ne kadarlık bir süre zarfında bekledin burada?...Devlet hastanesinden bahsediyorum yalnız... Özel hastane değil...Eğer yakın bir zamanda ve uzunca bir süre beklediysen kesinlikle aşağıda bahsedeceklerime tanık olmuşsundur..."Harbiden lan" diye geçireceksin içinden...Eğer ki böyle bir durumla yakın zamanda karşılaşmadıysan da hiçbir bok kaçırmadın merak etme...

***Başlamadan hemen söyleyeyim;aman kimsecikler hastanelere en ufak  bir olay için dahi olsa düşmesin... Sağlıklı , kararında ve mutlu yaşayın;sonra da güzelce geberin...***


 Burası eğer ki çok acil bir durumunuz yoksa hastane değildir... Hastaneye ağrın,acın olduğunda gidersin ama buraya en az iki haftada bir gidilir.O yüzden burası hastane değil olsa olsa yeme içmenin olmadığı bir pastane olabilir ya da altın günü için belirlenen bir arkadaşın evi... Evet evdir orası neden biliyor musun?Çünkü teyzelerin hepsi evde ne haldelerse öyledirler...

 Hastanedeki teyzelerin fiks kıyafet kombinleri; Başımızda renk ve deseni hiç mi hiç fark etmeyen bir eşarp, üstümüzde gene renk ve desen fark etmeyen, o an elimize ne geçtiyse onun giyileceği bir bluz,kazak artık o üstündekilere ne derseniz...Başımız kapalı ama içimizde sütyen asla yok...Asla yok...Öyle rahatız a.k. öyle rahatız... "Benim başım kapalı  kimse bakmaz o yüzden göğüs uçları fora" mantığı ilkedir... Eğer ki yer çekimine daha fazla karşı koyamamış göğüs uçları görmek istiyorsanız buyrun hastanelere koşun...Ama belirtelim malum bu havalarda göğüs uçları gözükmez...Eee hak verin hava soğudu..Üzerlerine mont alıyorlar..Altımızda tabii ki basma etek...Can alıcı noktamız olan ayaklarımıza geliyoruz...Giyecek ayakkabımız yok mudur?Vardır..Dört,beş çeşit olmasa bile vardır ama bizler giymeyiz... Çünkü biz öyle dışarı, millet içine çıkmıyoruz ki dedim size biz arkadaşın evine gidiyoruz... Ee o zaman ne gerek var ayakkabıya a.k...Giy en renklisinden soket bir çorap üstüne terlik tamamdır işte...Havalar soğuk dedik ona da çözüm var; büyük ihtimal çocuğunun soket çorabı+ patik üstüne topuklu ayakkabı... Bitti gitti işte.. ( Yalnız modayla pek aram yok bilmiyordum, bu ara modaymış açık ayakkabı içine soket çorap.. Belki de teyzeler modayı takip ediyorlardır bilinmez...)

 Hastanedeki teyzelerin fiks konuşmaları; Olur da iki hafta üst üste hastaneye giderseniz tüm yüzler size tanıdık gelecektir... Çünkü teyzeler periyodik olarak geliyorlar... Neden biliyor musun?Şu konuşma her şeyi anlatacak sanırım;
-Senin numaran kaç, sabahtan beri buradayım bir türlü sıra bana gelmedi?
-36
-Ee neden kapının önünde bekliyorsun  o zaman,daha çok var sana.. Bak burada ki ekranda ismin çıkacak senin,  o zaman gireceksin.
-Yok be onlar yanlış... Hem ben bir şey sorup çıkacam,öyle muayene olmayacam..
-Nasıl yani? Neden sıra aldın o zaman?
-Ya geçen gün geldim ben bu adama;yerinden bile kalkıp bakmadı, ellemedi bile...Öyle muayene mi olur..Bakalım bugün ne yapacak diye geldim...
-Kardeş başka doktora gitseydin, gene neden aynısına geldin ki..
-Ona da sıra aldım, bunu aradan bir çıkarayım da..Daha çok işim var; iki doktora daha sıra aldım.Gelmişken hepsine bir gideyim..
-...

Hiçbir şikayetleri olmasa bile zorla kendilerine hastalık bulmak için uğraşırlar..Hastalığının olmaması onlar için üzücü bir durum çünkü...eğer ki doktor "maşallah çok iyisiniz." demişse o doktor hiç bir bok bilmiyordur....Çünkü hasta olmalıdır; biliyordur o...Yok denilmişse o doktor bir bok bilmiyordur... Başka bir seçenek sadece başka bir doktora sıra almaktır...


Daha o kadar çok nokta var ki anlatılması gereken, bunlar şimdilik benim görebildiklerim... Bir dönem belli aralıklarla  ziyaret etmek zorunda olduğum için bunları gözlemleyebildim... Yoksa kokusuna bile zor katlanıyorum hastanelerin...

Bunlar kesinlikle belli bir kısımı içerir... Evet bulunduğum şehir için bir genellemedir...Her yer bu şekilde değildir(umarım!)... Her yerde bu şekilde davranan insanlar yoktur...Hastanelere gerçekten acısı, gerçekten canı yandığı için giden insanlar vardır... Bunları kesinlikle tek tek ayırıyorum anlattıklarım içerisinden... Ama bilin ki bu tip düşünenler yüzünden çoğu insan o sıralarda acı çekerek bekliyor..Keyfi gelip "bakalım bu ne diyecek" düşüncesiyle gelenler yüzünden...

Son olarak sana şunu söyleyip gideyim... İnsanların ne kıyafet kombinleri ne de giydikleri ayakkabılar benim umurumda... Benim derdim bu kadar rahatlık ... İnsanların kendilerini bu derece kaybetmeleri yanlış...
Onlar "ben hastayım o yüzden böyle giyindim "diyerek değil,her zaman böyle giyiniyorlar... Bu vurdumduymazlık...Bu rahatlık nereden geliyor ak ya...Erkeklerin gözüne batmayalım diye başları örtülüyor değil mi? Ama benden daha çok onlar dikkat çekiyor...

Şimdilik bu kadar...

3 Mart 2012 Cumartesi

Le scaphandre et le papillon


Bütün bedensel fonksiyonlarınızı bir anda yitirdiginizi düşünün...Hiç beklemediğiniz bir anda, hiç beklemediğiniz bir yerde aniden bütün vücudunuza inen felci...Milyonda bir denk gelecek şansın( şansızlığın) size vurduğunu... Berbat değil mi?  Düşünmek bile midenize kramp girmesine neden oluyor... Şimdi de vücudunuzda tek kontrol edebildiğiniz duyunuzun sol gözünüz olduğunu düşünün.Sadece sol gözünüz...

Ne çok düşünün demişim be... Vazgeçin o zaman düşünmeyin...Bu filmi izleyin; bu filmi izlemeden önce bilin ki bu gerçek bir hikaye...
The Diving Bell and Butterfly, Fransa-Amerika ortak yapımı biyografik türden 112 dakikalık bir serüven...Jean-Dominique Bauby'ın aynı isimli kitabını; The Pianist,Being Julia filmlerinden tanıdığımız Ronald Howard senaryo haline getirmiş...

Elle dergisi editörü Jean-Dominique geçirdiği felç sonucu değişen hayatını ve bu hayatını kitap haline getirme çabalarını anlatıyor filmimiz.Kitap mı lan...Konuşamayan adam nasıl kitap yazacak derseniz açıklayalım; Alttaki resimde gördüğünüz konuşma terapistinin geliştirdiği,Fransa'da kullanılma sıklığına göre hazırlanan alfabe sayesinde...Bu alfabenin sesli bir şekilde okunulması sonucu istediği harfe denk gelince gözünü kırpmasıyla birleşen harfler...kelimeler...cümleler...

Filmin bir kısmının hastanın gözünden çekilmesi filmin içine kolaylıkla girmemize yardımcı oluyor.Göz kırpma sahnelerinde saniyelik ekran kararması...Başrol oyuncusu Mathieu Amalric'den önce Johnny Depp düşünülmüş; fakat kendileri o esnada Karayip Korsanlarının çekiminde oldukları için projeden çekilmek zorunda kalmış.Johnny oynasa nasıl olurdu bilmiyorum ama Mathieu çok iyi oynamış( helal...).

Yazarın kitabı türkçe dahil birçok dile çevrilmiştir.Türkiye'de kitap ismi "Dalgıç giysisi ve Kelebek" olarak basılırken,filmi "Kelebek ve Dalgıç" olarak gösterime sokmuşlar.Bunun mantığını bir türlü anlayamadım.Çünkü filmde geçen kelebek ve dalgıç giysisi birer metafor...Ama dalgıç giysisi ulan, dalgıç değil...

Bafta,Altın Küre ve Cannes dahil birçok önemli yerlerden ödüllerle dönmüş olan "Kelebek ve Dalgıç Giysisi"ni izleyin lan  diye kafanızı yiyemem... Çok harika çekilmiş, olağanüstü müziklerle bezenmiş bir film değil..Ama şans verilmesi gereken, iyi olabilecek çekimlere sahip, baba-oğul ve aldatılan eş- sevgili arasındaki konuşmalar gibi bir çok sahne için izlenebilinecek bir film... İmdb'ye güveniyorsanız imdb Top 250'de 210'uncu sırada yer almaktadır...Film hakkında çok ayrıntı vermeden bir şeyler karaladım; keyif senin sevgili okur...

Kapanışı filmdeki güzel replikle kapatalım..

Hepimiz çocuğuz, hepimizin onaylanmaya ihtiyacı var.

**Torrent kullanıcıysanız  buradan torrent dosyasını, buradan da altyazısını temin edebilirsiniz..


2 Mart 2012 Cuma

Hoşbulduk...

Neyime güvenerek bu işe kalkıştım bilinmez ama yaptık bir kere ne desek boş...koyverme zamanı...

Blog dünyası beni de alırsa arasına ona 'Ben de geldim lan...' demek isterim... Çünkü ben de geldim lan aranıza...Ben de varım artık...İçimden ne gelirse onu yazacağım, içimden hangi konu taşıyorsa onları yazacağım..Tabii yaşarsak...

Hoşbulduk...:)


 Hoşgeldiniz şarkısını gururla takdim ederim sana sevgili okur...

Klibin değişikliğinin yanında sözlerde güzeldir... sözlerin çevirisi için buraya bakalım...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...